|
Hayatı
Dede Korkutun
570-632 yılları
arasında, Hz.
Muhammed (S.A.V)
zamanında yaşadığı
rivayet edilmiştir.
Oğuzların Kayı veya
Bayat boylarından
geldiği, hem
geçmişten ve hem de
gelecekten haber
veren, "kerem sahibi
bir evliya" olduğu
rivayet
edilmektedir.
"Ozanların Piri"
veya "Ozanların
Başı" olarak da
bilinen Dede
Korkutun, (manen)
Hz. Muhammed´in
hayır duasını aldığı
ve Oğuzlara İslâm
dinini öğrettiği de
bu rivayetlerle
günümüze kadar
ulaşmıştır.
Öte yandan Dede
Korkut, tüm Türk
kavimlerinin
atasıdır ve
dâhisidir. Türk
destanlarında ve
halk hikâyelerinde,
Dede Korkut adına ve
onun mucizevî
sözlerine rastlamak
her zaman mümkündür.
Türk hükümdarlarının
akıl hocası ve
veziri olduğu
bilinen Dede Korkut,
bütün Türklüğün
yegâne
temsilcilerinden ve
bugün de yaşatılmaya
çalışılan
atalarındandır.
Destan özellikli pek
çok halk
kahramanının
mücadeleleri
anlatılan Dede
Korkut
hikâyelerinde; güzel
ve hikmetli sözler,
Türklerin tarihine
ait rivayetler, han
ve beyler hakkında
methiyeler, Türk
töresine ait pek çok
konular işlenerek,
iyilere övgü
kötülere eleştiri
vardır.
"Dede Korkut
Kitabında (Dede
Korkut ala Lisan-i
Taife-i Oğuz han
Oğuzların Diliyle
Dede Korkut Kitabı)
12 destan özellikli
hikâye yer alır ve
bu kitap, İslâm
öncesi ve sonrasında
Türklerin
yaşayışını, dilini,
tarihini,
edebiyatını ve
kültürünü içerir.
Akıcı ve halkın
kullandığı Türkçe
ile yazılmış olan bu
kitap; gerçek bir
şaheserdir.
Kitapta,
"Dede" ve "Ata"
olarak geçen ve
"Korkut Ata" olarak
da bilinen Dede
Korkut, Türkmen,
Kazak, Özbek ve Kara
kalpak boyları
arasında bu adlarla
bilinmektedir. Türk
dünyasının bilge
atası olan Dede
Korkut ve onun
hikâyelerinde; Türk
toplumunun savaşları
ve barışları ile
birlikte, aile ve
eğitim yapısıyla
üstün ahlâk ve
karakter
sağlamlığına dikkati
çeker. Türk
milletiyle
özdeşleşmiş olan
doğruluk, sözünde
durmak, mukaddes
değerler uğruna
ölmek gibi çeşitli
karekterler,
hikâyelerin ana
temasıdır. Dede
Korkut
hikâyelerindeki tüm
kahramanların aile,
cemaat ve insan
sevgisini ön planda
tutması, millet
olarak ahlâk ve
yaşam anlayışımızı
göstermesi
bakımından
önemlidir.
Kahramanların çoğu
gençtir ve mutlaka
bir yiğitlik
gösterdikten sonra
ad verilir. Pek
çoğumuz biliriz,
Dirse Han oğlu bir
boğayı öldürünce
Dede Korkut o gencin
adını "Boğaç" koyar
ve onu şan, şeref,
mal ve rütbe ile
ödüllendirir. Dikkat
edilirse,
hikâyelerde,
gençliğe son derece
önem verilmekte,
onların, ailesine,
milletine ve
devletine bağlı,
cesur ve çalışkan
olmalarına işaret
edilmektedir. Savaş,
av, toy vb.
eğlencelere Hz.
Peygambere salavat
getirilerek
başlanması da Türk
Kavimleri'nin dinî
yönden şuurlu
olduğunu ve devlet
millet birliğinin
sağlam temellere
dayandığını
göstermektedir.
Dede Korkut
hikâyelerinde
özellikle göçebe
Oğuz Türkleri'nin
tabiat şartlarına
karşı dirençleri,
düşmanlarına karşı
sürekli üstünlüğü ve
birlik şuurundan
doğan
kuvvetlilikleri
dikkati çeker.
Korkut Ata olarak
saygı gören Dede
Korkutun hikâyeleri
yaşlı ve bilginlere
büyük değer
verildiğini de
göstermesi
açısından, son
derece önemlidir.
Allah, doğum, din ve
ölüm düşüncesi,
hayatin her anında
kendisini gösterir.
Bugün Dede Korkut ve
onun hikâyelerinden
ve destanlarımızdan
alacağımız önemli
dersler vardır.
Fertler arasında
saygı, sevgi,
karşılıklı hoşgörü
ve mertlik bunların
başında gelmektedir.
Dede Korkut aslında
büyük bir
vatanseverdir ve
milletinin sonsuza
dek güçlü ve mutlu
yaşamasını
gerçekleştirme
mücadelesi
içindedir.
Hikâyelerindeki
örnek şahsiyetler
olan Bayındır Han,
Kazan Han, Bamsı
Beyrek, Boğaç Han,
Selcen Hatun, Seğrek
ve diğerleri
toplumda olması
gereken ideal insan
karakterlerini
temsil ederler. Bu
insanlar, milleti ve
vatanı için ölümü
göze alan ve tüm
zorlukların
üstesinden gelebilen
kahramanlardır.
Dede Korkut, bütün
Türk kavimlerinin
fert fert kahraman
olmasını arzu etmiş
olmalı ki,
hikâyelerinde
zayıflığa,
çaresizliğe ve
ümitsizliğe yer
vermemiştir.
Rivayetlere göre
Onun ölümü bile
evliyalığını, bilge
kişiliğini
göstermektedir:
Çeşitli Türk
boylarının kanaatine
göre o, rüyasında
mezarının
hazırlandığını
görmüş ve gittiği
her yerde öleceği
ona rüyasında
bildirilmiştir.
Seyhun Irmağı'nın
Aral Gölü'ne
döküldüğü yerin
yakınlarında,
ırmağın üzerine
hırkasını sererek
orada ruhunu Allah'a
teslim etmiştir.
Bugün pek çok yerde
onun mezarının
olduğu
söylenmektedir.
Tıpkı Yunus Emre ve
Karaca oğlan gibi
milletimiz, onun
mezarına da sahip
çıkarak
kahramanlarını kendi
içinde görmek
istemektedir. Türk
ve dünya
edebiyatının
şaheserleri arasına
giren ve çeşitli
tarihî filmlere de
konu olan Dede
Korkut Hikâyeleri,
insani ve yaşadığı
dünyayı tüm
özellikleriyle ele
almıştır.
Bayburt ili;
Türklerin Anadoluda
yerleştikleri en
eski yerleşim
yerlerindendir.
Sosyologlar
Bayburtu gerek
Selçuklular, gerekse
Osmanlılar döneminde
ikinci dereceden
önemli bir kültür
merkezi olarak
nitelendirmektedirler.
Bayburt, ünlü
sınırlarımızın
dışına taşan pek çok
bilim ve sanat adamı
yetiştirmiştir. Türk
dünyasının ortak
kültür hazinelerinin
en büyüklerinden
biri olan Dede
Korkut uda
bunlardan saymak
mümkündür. Dede
Korkut, bütün Türk
dünyasında kabul
görmüş Tarihi ve
Efsanevi ortak
ulularımızın en
önemlilerindendir.
Prof. Dr. M. Fuat
KÖPRÜLÜ, Dede Korkut
için; Terazinin bir
Kefesine Türk
Edebiyatının tümünü,
diğer kefesine de
Dede Korkut u
koysanız yine de
Dede Korkut ağır
basar demektedir.
Dede Korkut
hikayeleri
Bayburtta
canlılığını
korumaktadır.
Türkiye Türkçesinde
anlatılan
hikayelerden Beğ
Böğrek (Bamsi
Beyrek) in en çok
varyantı Bayburt ta
tespit edilmiştir.
Hikayelerde Bayburt
, Parasarın Bayburt
Hisarı adıyla
geçmektedir. Beğ
Böyrek in mezarı
Bayburt Kalesindeki
Zindan ın tam
karşısındaki Duduzar
Tepesindedir.
Dede
Korkut un mezarı
Masat Köyündedir. Bu
bilgiler, Orhan Şaik
GÖKYAY ın Dede
Korkut çalışmasında
mevcut olduğu gibi,
halk arasında da
dilden dile
anlatılarak günümüze
kadar ulaşmıştır.
Valiliğimiz; ilimize
sosyal, kültürel,
bilimsel, sportif,
ticari ve ekonomik
canlılık kazandırmak
amacıyla bir şölen
düzenlemeyi
planlamış, şölene
Orta Asya dan
Anadoluya göçen Alp
Erenlerden biri olan
ve bütün Türk
lehçelerinde ve
coğrafyalarında
tanınan, hikayeleri
dildin dile
anlatılan bu ulu
büyüğün adını
vermeyi uygun bulmuş
ve 1995 yılından
itibaren Dede
Korkut Kültür
Sanat Şölenini
düzenlemeye
başlamıştır.
Şölen
Türk dünyasında
büyük yankı bulmuş ;
Azerbaycan,
Özbekistan,
Kırgızistan,
Türkmenistan, Balkar
Karaçay, Dağıstan,
Kazakistan ve
bağımsızlığını ilan
eden diğer Türk
Cumhuriyetlerinden
çok sayıda katılım
gerçeklemiştir. Türk
Cumhuriyetlerinden
ilimize gelen bilim
adamları Dede
Korkut la ilgili
tebliğler sunmuşlar,
kendi
coğrafyalarındaki
izlerin etkisinden
söz etmişlerdir.
Dede Korkut un
bizim olduğu kadar
kendi
edebiyatlarının da
en büyük değere ve
Türk dünyasının
coğrafyalar üstü
ortak ve en büyük
kişiliği olarak
nitelemiş ve
sahiplenmişlerdir.
Dede Korkut, Türk
dünyasının ortak
birleştirici ve en
büyük kişilerinden
biri olarak Bayburt
Dede Korkut Kültür
Sanat Şöleninde
anılmaya başladıktan
sonradır ki; UNESCO
1999 yılını Dede
Korkut un 1300.
yılı olarak kabul
etmiştir. İlimizde
16 22 Temmuz 2001
tarihleri arasında
7. Si düzenlenen
dede Korkut Kültür
Sanat Şölenlerinde
Dede Korkut, artık
sadece Bayburt ve
Türk Dünyası ile
sınırlı kalmamış,
bütün dünyanın ortak
değeri olarak
uluslararası bir
nitelik kazanmıştır.
Dede Korkutun
yaygınlıkla bilinen
hikâyeleri;
-Dirse Han Oğlu
Boğaç Han
-Salur Kazanın
Evinin Yağmalanması
-Kam Büre Beg Oğlu
Bamsi Beyrek
-Kazan Beg Oğlu Uraz
Beg'in Tutsak Olması
-Duha Koca Oğlu Deli
Dumrul
-Kanlı Koca Oğlu Kan
Turali
-Kadılık Koca Oğlu
Yegenek
-Basatın Tepegöz'ü
Öldürmesi
-Begel Oğlu Emren
-Usun Koca Oğlu
Seğrek
-Salur Kazanın
Tutsak Olması
-Dış Oğuzun iç
Oguz'a Asi Olması
Dede Korkutun hayatı
ve onun hikâyeleri,
geçmişten geleceğe
uzanan mücadelede
varlığımızın,
birliğimizin ve
dirliğimizin ne
kadar önemli
olduğunu ortaya
koymakta,
kahramanlık ruhumuzu
coşkun bir üslupla
dile getirmekte ve
geleceğe ümit ve
sevgiyle bakmamızı
sağlamaktadır
DEDE KORKUT MİRASI
Prof. Dr. Ahmet B.
ERCİLASUN
19. yüzyılın
başlarında
Dresdende bulunmuş
olan Dede Korkut
yazması, Kitâb-ı
Dedem Korkud Alâ
Lisân-ı Tâife-i
Oğuzân adını taşır;
Oğuz boyunun
diliyle Dedem Korkud
Kitabı demektir.
20. yüzyılın
ortalarında
Vatikanda bulunmuş
olan yazmanın adı
ise Hikâyet-i
Oğuznâme, Kazan Beğ
ve Gayrıdır;
Oğuzname hikâyesi,
Kazan Bey ve
diğerleri demektir.
Dresden nüshası bir
giriş ve 12 destanî
hikâyeden oluşur.
Vatikan nüshasında
ise girişle birlikte
sadece 6 destanî
hikâye vardır. Bu
nüshadaki giriş ve
destanî hikâyeler,
Dresden nüshasında
bulunanlardan farklı
değildir. O hâlde
Dede Korkut
mirasından yazma
olarak elimizde bir
giriş ve 12 destanî
hikâye
bulunmaktadır.
Destanî hikâyelerin
her biri Dresden
nüshasında boy
olarak
adlandırılmaktadır;
bu bakımdan ben de
yazımda bu özel
terimi kullanacağım.
Biri eksik de olsa
iki yazma hâlinde
elimize ulaşan 12
boyun, 15. yüzyılda
Doğu ve Güney-Doğu
Anadolu ile
Azerbaycan
coğrafyasına hâkim
olan Akkoyunlular
zamanında son
şeklini aldığı ve
Osmanlıların
Anadolunun Doğu ve
Güney-Doğusuna hâkim
olduğu 16. yüzyılda
yazıya geçirildiği
düşüncesindeyim.
Oğuzların tarihini
yazan ve Dede Korkut
kitabını Oğuz
Türklerinin millî
destanı kabul eden
Türk tarihçisi Faruk
Sümer; yazmalarda
geçen alay, gönder
gibi sadece
Osmanlılara ait
askerî terimlerden
dolayı eldeki
yazmaların 16.
yüzyıldan önce
yazıya geçirilmiş
olamayacağı
fikrindedir.
Boyların coğrafyası
Doğu ve Güney-Doğu
Anadolu ile
Azerbaycan sahasıdır
ve bu bölge 16.
yüzyılda
Osmanlıların eline
geçmiştir. Esasen
eserin giriş
bölümünün başında
yer alan Korkut Ata
ayıtdı: Â0ır zamanda
0anlık girü kayıya
dege, kimsene
ellerinden almaya,
â0ır zaman olup
kıyâmat kopınça.
Bu
didügi Osman
neslidür, işde
sürilüp gideyorır.
ifadeleri, eserin
Osmanlılar zamanında
ve Osmanlı
toprağında istinsah
edildiği konusunda
bence herhangi bir
şüpheye yer
bırakmıyor. Ancak
Dede Korkut
coğrafyası,
Osmanlılardan önce
Akkoyunluların
elindeydi ve bence
boyların elimizdeki
nüshalarda görülen
son biçimi alması
Akkoyunlular
zamanında, yani 15.
yüzyılın ikinci
yarısında olmuştur.
Akkoyunlular
kendilerini
Oğuzların Bayındır
boyundan kabul
ediyorlardı ve
bundan dolayı, aktif
bir kahraman
olmadığı hâlde
Bayındır Han eserde
en muteber mevkie
çıkarılmıştı.
Dede Korkut
kitabının 15.
yüzyılda,
Akkoyunlular
zamanında aldığı son
biçimi, bugüne
ulaşan iki yazmaya
dayanarak şöyle
anlatabiliriz.
Giriş bir yana
bırakılırsa kitap,
konuları bakımından
birbirinden
bağımsız, boy adı
verilen 12 destanî
hikâyeden oluşur. 12
boyun her biri, bir
veya iki kahraman
üzerine kurulmuştur;
ancak gerek bir
boyun esas
kahramanları, gerek
yardımcı
kahramanları, diğer
boylarda da geçer ve
bir boydaki yardımcı
kahraman diğer boyda
esas kahraman
olabilir. Böylece
esas kahramanın
üzerine kurulmuş
bulunan vaka
itibarıyla bağımsız
olan boylar, ortak
kahramanlarla
birbirine bağlanmış
olur.
Kahramanların
başı Salur Kazandır
ve dört boy, Salur
Kazan veya oğlu Uruz
üzerine kurulmuştur. Diğer kahramanlar
Salur Kazanın
beyleri ve
arkadaşlarıdır.
Bayındır Han ise
Salurun da bağlı
olduğu hükümdardır;
fakat olaylara aktif
olarak karışmaz. 12
boydan 9unda Salur
Kazan ve arkadaşları
geçer; 3 boyda ise
onları göremeyiz.
Fakat 12 boyun
hepsinde de Dede
Korkut vardır.
Dede
Korkutun boylardaki
esas işlevi kopuz
çalarak boy
boylaması, soy
soylamasıdır.
Boyların
anlatılmasına boy
boylamak, boylar
içindeki manzum
kısımlara soy,
soyları kopuz
eşliğinde belli bir
melodiyle okumaya
ise soy soylamak
denir. Dede Korkut
her boyun sonunda
boy boylar, soy
soylar; kahramanlara
dua eder ve bazen
onlara ad verir.
Dede Korkutun
birkaç boyda, müşkül
işleri halletmek
için ortaya çıktığı
da olur. Şu hâlde
Dede Korkut, 12 boyu
birbirine bağlayan
ve boyları
düzenleyip anlatan
ortak kahramandır.
Başta yer alan giriş
bölümü de eserin
bütünlük
kazanmasında rol
oynar.
Kısaca anlatmaya
çalıştığım bu son
biçim öyle bir
formdur ki hem her
boy, bağımsız bir
eser gibi tek başına
ele alınabilir; hem
de 12 boy bir
bütünlük içinde tek
bir eser kabul
edilebilir.
Dede Korkut mirası
derken ben, bir
yandan bu son
biçimin oluştuğu
zamandan daha
sonraki yüzyıllara
kalan mirası
kastediyorum; bir
yandan da bu son
biçimin daha önceki
dönemlerden kalan
bir miras olduğunu
düşünüyorum.
Önce birinci noktaya
bakalım: Sonraki
yüzyıllara Dede
Korkuttan kalan
miras nedir? Burada
şunu belirtmeliyim
ki sonraki
yüzyıllara kalan
miras, mutlaka
yukarıda anlattığım
son biçimden
çıkmış olmayabilir.
Başka Türk
coğrafyalarında daha
önceki dönemlerden
kalmış rivayetler de
bulunmaktadır.
Dede Korkut ve
eserdeki beylerle
ilgili rivayetler,
daha sonraki bazı
yazılı kaynaklarda
da küçük parçalar
veya atıflar hâlinde
görülür. 3. Murad
zamanında Bayburtlu
Osmanın yazdığı
Tevârîh-i Cedîd-i
Mirât-ı Cihanda,
1597de yazılan
Şerefnâmede, 17.
yüzyıla ait Evliya
Çelebi
seyahatnamesinde,
Ebülgazi Bahadır Han
tarafından 1660ta
yazılan Şecere-i
Terâkimede, 1672de
yazılan Arapça
Müneccimbaşı
tarihinde, yine 17.
yüzyılda Buharalı
Hafız Derviş Ali
Çengî tarafından
yazılan
Tuhfetüs-Sürûr adlı
Farsça eserde, bazı
Bektaşî
velâyet-namelerinde
ve Kul Ata adlı
Azeri şairin Leylâ
Mecnun mesnevisinde
bazen birer ikişer
cümlelik, bazen
yarım sayfaya varan
uzunlukta Dede
Korkut ve beyleriyle
ilgili rivayetler
vardır. Şecere-i
Terakimede ise Dede
Korkut kahramanları
ve özellikle Salur
Kazanla ilgili
rivayetler bir hayli
hacimlidir.
20. yüzyıl sözlü
geleneğinde Dede
Korkut boylarının en
canlı olarak
yaşadığı yer
Türkmenistandır.
Yüzyılın ortalarında
Ata Rahmanovun
derlediği metinler
el yazmaları hâlinde
Türkmenistanın Kol
Yazmaları
Enstitüsünde
saklanmaktadır.
Ayrıca Nurmırat
Esenmıradovun
derlediği iki metin
de vardır. Bu
metinler 1980lerin
sonundan itibaren
Türkmenistanda
yayımlanmaya
başlamıştır.
Ata Rahmanovun
derlemelerinden
anlaşıldığına göre
Dede Korkut
kitabındaki 12
boydan 7si
Türkmenistan sözlü
geleneğinde 20.
yüzyıla kadar
ulaşmıştır. Bunlar
Iza berilediren
Nesilsiz (Dirse Han
oğlu Boğaç Han
boyu), Makav (Deli
Dumrul boyu),
Yekegöz (Basatın
Tepegözü öldürdüğü
boy), Töreli Bey
(Kan Turalı boyu),
Bamsım Birek (Bamsı
Beyrek boyu), Salır
(Salur Kazanı oğlu
Uruzun tutsaklıktan
çıkardığı boy), Imra
(Begil oğlu Emren
boyu) adlı
hikâyelerdir. Bu
hikâyelerde
farklılıklar olsa da
Dede Korkut
yazmalarındaki
boyların konuları
temel olarak
korunmuştur; hatta
kahramanların adları
da küçük
değişikliklerle aynı
kalmıştır.
Ata Rahmanovun
derlediği üç hikâye
ile Nurmırat
Esenmıradovun
derlediği iki hikâye
Dede Korkut
kitabında yoktur.
Bunlar İgdir,
Dışoğuzların Gever
Hanlıkına Karşı
Köreşi, Oğuzların
Melâllaşmakı,
Tekemuhammet, Salır
Gazan ve İtemcek
Hekâyasıdır. Dede
Korkut kitabındaki
12 boy, bu 5 hikâye
ile 17ye
çıkmaktadır.
Dede Korkut
kitabındaki üç boy,
Azerbaycan, Anadolu
ve Balkanlar
coğrafyasında, sözlü
gelenekte
masallaşmış olarak
yaşamaya devam
etmektedir.
Bunlardan en yaygını
Bamsı Beyrek boyunun
Bey Böyrek adıyla
söylenen masallaşmış
biçimidir. Bu
masalın
Azerbaycandan;
Anadolunun Trabzon,
Bayburt, Erzurum,
Erzincan, Urfa,
Kilis, Kahraman
Maraş, Sivas,
Yozgat, Amasya,
Sinop, Bartın,
Zonguldak, Kırşehir,
Kayseri, Konya,
Osmaniye, Afyon,
Eskişehir, Kütahya,
İstanbul
şehirlerinden
derlenmiş
varyantları vardır.
Masalın 1791de
yazıya geçirilmiş
eksik bir varyantı
ise Türk Dil Kurumu
Kütüphanesinde
saklanmaktadır. Aynı
masalın 1730-31
tarihli tam bir
nüshası ise Mısırda
bulunmuştur.
Masallaşmış olan
ikinci boy Tepegöz
boyudur. Bu masalın
da Azerbaycandan;
Iğdır, Posof,
Bayburt, Erzurum,
Siirt, Yozgat,
Kastamonu, Çorum,
Çankırı, Ankara,
Konya, Aydın,
İstanbul, Kırklareli
şehirlerinden ve
Dobrucadan
derlenmiş
varyantları vardır.
Üçüncü olarak Deli
Dumrul boyunun
masallaşmış
varyantları Tokat,
Konya, Antalya,
Bolvadin ve
Üsküpten
derlenmiştir.
Ferruh Arsunarın
1962de
Gaziantepten
yaptığı bir derleme
ise çok ilgi
çekicidir. Salur
Kazanın evinin
yağmalandığı boyun
bir özeti gibi olan
hikâyede kahramanlar
birbirine karışmış
olmakla beraber,
Türkmenistandaki
rivayetlerde olduğu
gibi temel konu
aynıdır.
Azerbaycan,
Türkmenistan ve
Kazakistanda sözlü
gelenekten derlenen
bir rivayet ise
doğrudan doğruya
Dede Korkutun
kendisiyle
ilgilidir. Bu
rivayetlere göre
Korkut Ata,
Azrailden kaçmak ve
ölümden kurtulmak
ister; nereye
giderse kabrinin
kazıldığını görür ve
sonunda ölür.
Özbeklerde Alpamış,
Kazak ve
Karakalpaklarda
Alpamıs,
Başkurtlarda
Alpamışa, Tatarlarda
Alıpmemşen ve Altay
Türklerinde Alıp
Mamaş olarak yaşayan
destan; birçok
araştırıcıya göre
Dede Korkut
kitabındaki Bamsı
Beyrek boyu ile
ilgilidir.
Dolayısıyla bu
destanı da Dede
Korkut mirası olarak
düşünebiliriz.
Böylece Dede Korkut
mirasının
Balkanlardan
Altaylara kadar
uzanan Türk
dünyasında yayılmış
olduğunu görüyoruz.
Dede Korkut
kitabının daha
önceki dönemlerden
kalan bir miras
olduğu konusuna
gelince:
Bilindiği üzere 14.
yüzyılın başında
yazılan
Câmiüt-Tevârîhteki
Târîh-i Oğuzân ve
Türkân bölümü Oğuz
destanıyla ilgili en
geniş rivayetlerin
yer aldığı bir
kaynaktır. İşte bu
kaynakta Dede
Korkuttan akıllı,
bilgili, keramet
sahibi ve hakkında
pek çok hikâye
anlatılan bir şahıs
olarak
bahsedilmekte,
ayrıca Tuman Hana
ad verdiği
belirtilmektedir.
Memlûk tarihçisi
Aybeg ed-
Devâdârînin yine
14. yüzyılın
başlarına ait
Dürerüt- Tican adlı
eserinde Türklerin
elden ele
dolaştırdıkları iki
kitap olduğu, bu
kitaplardan birinin
Oğuzname adını
taşıdığı kaydedilir.
Oğuzname hakkında
verilen kısa bilgiye
göre bu kitap
Oğuzların
başlangıçlarını, ilk
hükümdarlarını ve
onun adının Oğuz
olduğunu anlatır;
içinde acayip
hikâyeler vardır. Bu
hikâyelerden birisi
olarak Tepegöz
hikâyesinin özeti de
Devâdârînin
eserinde verilir.
Gerek Devâdârînin,
gerek Reşideddinin
kayıtları bize, 14.
yüzyılın başında
Dede Korkutla
ilgili rivayetlerin
yaygın olduğunu,
hatta Devâdârîye
göre bunların
Oğuzname adlı bir
kitapta toplandığını
ve bu kitabın Türk
boyları arasında
elden ele
dolaştığını
gösteriyor. Bu
durumda 15. yüzyılda
son biçimini alan,
16. yüzyılda yazıya
geçirilen, 20.
yüzyılda da sözlü
gelenekte yaşayan
Dede Korkut
boylarının en geç
13. yüzyılda kitap
hâline gelen bir
Oğuznamede
toplandığını ve Dede
Korkut hikâyelerinin
aslında Oğuz Kağan
Destanından kalan
bir miras olduğunu
söyleyebiliriz.
Bu miras artık
çağdaş sanat
eserlerinde; şiirde,
tiyatroda, sinemada
yaşamaya devam
etmektedir. Kuzey ve
Güney Azerbaycan ile
Türkiyede Dede
Korkuttan
kaynaklanan şiirler,
poemalar, tiyatrolar
yazılmış; filmler ve
çizgi filmler
çevrilmiştir. Hiç
şüphesiz Dede Korkut
mirası bütün Türk
dünyasında yarınki
nesilleri de
beslemeye devam
edecektir.
Imre Adorján
Dede Korkut Kitabının
Macaristan'daki Geçmişi ve Önemi
Kitabın Macaristan'daki Geçmişi
1977te Ankara'da sanat tarihçisi
Gábor Pap, Orhan Şaik Gökyay tarafından yeni Türkçeye çevrilen Dede Korkut
kitabını (İstanbul, 1976) aldı, sonra hediye olarak bana verdi.
Macaristan'a döndükten sonra Kitabı okurken, hemen ilgimi çekti. Dr. András
Kelemen'le
seçtiğimiz üç hikâyeyi beraber Macarcaya çevirmeye karar verdik.
İlk çevirdiğimiz hikâye Boğaç Han
soylamasıydı. Bu esnada eserin Türk kültürünün ama Macar ile de hazine sahibi
olduğunu fark ettik. Örneğin, delikanlı boğa ile güreşmesi bizi şaşırttı. Zira
János Arany ünlü Macar şairin eserinde de Miklós Toldi boğa ile savaşıyor! Ama
"kırk yiğidin" yani nökerlerin sayısı, hem Toldida hem Boğaç soylamasında da
40tır. Bundan sonra artık Macar ile Türk, özellikle halk geleneklerindeki
benzeyişlerini, aramaktaydık.
Deli Dumruldaki soylamayla Macar halk
şiirlerinden "Sevginin Sınanması" denilen türdeki destanların büyük bir
benzerliklerini buldum. Bunu benden önce Macar ballad araştırıcıları da bilmekte
idiler, ama Deli Dumrul hikâyesini hiç okumadılar.
Düşündük, ki Macaristan'da Dede Korkut
hikâyelerini tanıtmalıyız. Bunun için Boğaç Han hikâyesi kaynak olarak kullanıp,
bir kukla oyununun senaryosunu yazdım. Székesfehérvárdaki bir ortaokulun
öğrencilerinin katılmasıyla 1983te sahneye konuldu.
Kukla oyunun galası, o
zamanki Türk Büyükelçisi, sayın Osman Başman ve çalışma arkadaşlarının
huzurunda, İl Kültür Merkezi'nde, Azız Stefanos adlı tiyatro salonunda
düzenlendi. Öğrenciler bu kukla oyunuyla çok defa yarışmalara katılıp değerli
ödüller kazandılar.
1984te Székesfehérvárdaki Alba Regia
Otelde düzenlenen "Türk Mutfak Gecesi" sırasında, Deli Dumrul ve
Sevginin Sınanması aynı zamanda beraber iki yerli tiyatrocu katılmasıyla sahneye
konuldu.
Piyes aynı şeklinde Yapıcıların Kültür Evi'nde tekrarlandı. Sayın Osman Başman
T.C.nin Büyükelçisi sayın eşiyle ve çalışma arkadaşlarıyla bu iki şölene de
katıldı.
András Kelemen ve ben de ayrı ayrı Dede
Korkut Kitabının tanıtılması için Budapeştede, Békéscsabada, Debrecende,
Kecskemette, Kiskun-halasta vs. konferanslar verdik.
Çevirdiğimiz Boğaç Han soylamasını
1985te Halaşi Téka
mecmuası tarafından Gábor Pap ve eşim Judit Berente önsözüyle yayınlandı.
Debrecen Kossuth Lajos İlmi
Üniversitesinin Kültür Dairesi tarafından, "stensilli" niteliğinde,
çevirdiğimiz üç hikâye yayınlandı. Bunlar, Boğaç Han, Deli Dumrul ve Bamsi
Beyrek soylamasıydı.
Dede Korkut Kitabını Almancaya (Joachim
Hein, 1958de), İngilizceye (Geoffrey Levis, 1974te) ve bildiğim kadarıyla 6
soylamasını İtalyancaya (Ettore Rossi) da çevirdiler. O zamana kadar
Macaristanda sadece tek Almanca yazılmış makale yayınlandı (Körösi Csoma
Archívum tarafından 1926da). Etnografya Ansiklopedisi'nde "Sevginin
sınanması" baladlarından söz edilirken Türk kaynağa tek vasıtalı değinme
bulunulur. Eserin Macarca tercümesinin önemli olduğunu düşündük. András Kelemen
yayınevlerin çoğunu irtibat için ziyaret edip, bütün 12 hikâyeyi Macarcaya
çevirmemizin teklifini etti, ama yayınevleri ilgisiz olduğundan Macarca Dede
Korkut yayını önünde bütün kapılar kapatıldı.
1996da Türk eserde bulunduğum,
Macar-Türk halk kültürü arasındaki benzerlikleri topladığım "A Turul
Gyermekei" başlıklı kitabım Fejér Megyei Pedagógiai Szolgáltató Intézet
(İl'in Öğretim Enstitüsü) tarafından 1997de yayınlandı.
Kitabımı yazarken bana soylamaların her
birisi gerekliydi, bunun için hepsini Macarcaya çevirdim. Kaynağım yine de
Gökyayin önce andığım eseriydi.
1997 yazın eşimle beraber Dede Korkutun
Bayburt yakındaki Masat köyünde bulunduğu düşünülen türbesini görmek için
Bayburta gittik. Şehri görmek için seyre çıkarken sokakta bir Türk genç
Bayburta nereden geldiğimizi ve çevresinde ne yapacağımızı bizden sordu. Dede
Korkutla uğraştığımı duyunca, hemen bizi öğretmenevine bir konuşmaya davet
etti. Varınca çok şaşırdık, çünkü yaklaşık 10-12 öğretmen bizi bekliyordu.
Sohbet ettik ve hattâ tartıştık da Dede Korkut Kitabı üzerinde.
Vedalaşınca Bayburtlu Ali Sırrı çoban
(Âşık Süphani) "Hoş geldiniz bugün bize..." diye saz çalıp ismimizi de
içeren dörtüklerini söyledi. Orada, o anda karar verdim ve Türk arkadaşlarıma da
söz verdim, Dede Korkut Kitabı Macarca da olacak! Âşık Süphani'nin yazdığı
şiirin tarihi 5. Mayıs 1997 idi. O zaman ne büyük bir görevi kendi kendime
üstlendiğimi düşünmedim. Tekrar yine Gökyay metni çevirmesine başladım, ama
yazik, ki Dede Korkutun asıl eski atasözlerini içeren "mukaddime"si bu
kitapta yoktu.
O zamana kadar artık bu yeni Türkçe
edebî eserin çoğunu, güzel tarzda Macarcaya çeviren László Puskás
aklıma geldi. Dede Korkut Kitabınının tamamını beraber çevirmeye anlaştık, hem
de kaynak olarak yayınlanmış Latince harflariyle basılmış sayın Muharrem
Erginin bizce en uygun metinle indeksi de içeren, iki ciltte yayınlanmış
eserini
kullanmaya kararlaştık.
İlk ham çeviriyi ben yaptım ve László
Puskás metni titizce inceleyip düzeltti. Şiir parçaları çevirirken, Türk
şiirlerin tarzını, ölçüsünü ve kafiyelerini okuyuculara hissettirmek için
çabaladık. Ortak işimiz bir yıldan fazla sürdü, çok defa tartıştık, ama bu her
zaman daha iyi ve daha uygun ifade bulmamız içindi. Sayısız kez yazdıklarımızı
düzeltip değiştirdik.
Dede Korkutun manzum bölümlerindeki
mısraların hece sayısı ve kafiyeleri Macarca çeviride de tam aynı, hattâ seci
kısımlarının da asıl Türk eserin tarzında Macarca okuyabilmesinin tümü, László
Puskás'ın güzel çalışmasının faziletidir. Edebî alandaki eksikliğimden dolayı
ham çeviriden sonra, sadece Türk eserin anlatmasıyla ilgili, izahı ve dipnotları
yazmasıyla uğraştım.
Uygun yayınevinin bulunmasını Puskás
László üstlendi. Sonra LHarmattan-Európai Folklór Központért Egyesület
Európai Folklór Intézete (LHarmattan, Avrupa Folklor Merkezi Derneğinin
Avrupa Folklor Enstitüsü) Dede Korkut edebî değerine uygun yayınevinin müdürü,
kendisi halkbilimin dünyada ünlü araştırıcı Hoppál Mihály, çevirinin
yayınlanmasını benimsedi. Yayınlanması Macar-Türk Kadınları Derneği, Necla
Aksop, Türk-Macar İşadamları Derneği, ve Milli Kültür Mirası Bakanlığı
tarafından desteklendi.
Kitap okutmanı türkolog Mihály Dobrovits
bize çok yardım etti, hatalarımızı bulunca, güzel mizahıyla, hakaret etmeden
bize bildirdi, biz hatalı parçaları gecikmeden düzelttik.
Biz Macar okuyucuların
dikkatini Türk kültürünün bu hazinesine çekmek isterdik. Çünkü Prof. Dr. M.
Fuat Köprülü, Dede Korkut için: "Terazinin bir kefesine Türk Edebiyatının
tümünü, diğer kefesine de Dede Korkutu koysanız yine de Dede Korkut ağır basar"
demektedir. Bu iddiayı kitabın arka sayfası üzerinde yayımlamak istedik, bunun
Macarca okunabilmesi için.
Türk ile Macar Gelenekleri Arasında
Bulunan Bazı Benzerlikler
Eserin Tarzı
İlkönce Dede Korkut'un manzum ve mensur
parçalarının tavrı ve eski Macar halk şiirleri ve Macar edebiyatı arasındaki
benzerlikleri belirginleştirmeliyim. Türk nazmında çok kullanılan 4+4+4 veya
4+4, veya 4+4+3 veya 4+3 gibi hece sayılı mısralara Macar halk şiirlerinde sık
sık rastlanmaktadır. Örneğin:
4+4+4 T: Kara tırnak / ağ yüzüme
/çalayım mı?
M: Hol lakik kend /
hugomasszony? / Komáromba.
4+4 T: Bunalmışsın /sana
nolmuş? // çal kılıcın / yettim Kazan!
M: Anyám anyám /édesanyám
// Gyulainé édesanyám!
Macarca bilmeyenlerin de mısralarda aynı
heceli ve aynı darb duyduklarının umudundayım.
Macar şiirlerde de iki mısra sonuncu
sözcüğü aynı olduğundan kafiye oluşturulur. Bunun Türk örneği:
Dâyim duran / Cebâr Tanrı
4+4
Bâki kalan / Settar Tanrı
Bu iki kerre dört heceli mısra Macar
terimi "felező nyolcas" yani "ikide sekizli"dir.
Bunun ortak köküne Eski Oğuz
Destanı'nda rastlayabiliriz:
Men sizlerge / boldım kagan,
4+4
Alalım ya / takı kalkan.
Tamga bizge / bolsın buyan, ...
Oğuz Destanının dokuz mısrası aynı
kafiyelidir, buna Avrupalı edebiyatçılar "assonans" derler. 19.
yüzyıldaki Macar edebiyatında o kadar çok "assonans" kullanıldığından
dolayı "Macar kafiyesi" olarak derlendi.
Nesirle yazılan kısımlarda Türk yazarın
çok defa kullandığı sanat aracı secidir. Macar edebiyatında da sık sık buna
rastlanır.
Hem Türk, hem Macar dili, aynı dil
gurubunda olduğundan dolayı başka, örneğin Almancaya veya İngilizceye
çevirmekten, Macarcaya çevirilmesi daha kolay idi, sadece eski Türkçede
kullandığı sözlere uygun Macarca da aynı heceli ve kafiyeli söz bulması bazen
zor idi.
Toy ve Konaklama
Dede Korkut hikâyelerin çoğunda
"Hanlar Hanı Han Bayındır yılda bir kerre toy idüp Oğuz biglerin konuklar-idi"
gibi sözleri okuruz. Macar yurttutuşundan önceki zamanlarda, 8.-9.
yüzyıllardaki geleneklerinden Anonymus (Türkçe: ismi tanınmayan) tarihçinin 12.
yüzyıl sonlarında yazdığı Gestasının 16. babında "Hemen aynı yerde,
putperest (Latince: more paganismo) geleneğe uygun olarak bir semiz at
öldürüp, büyük toy ettiler" yazmaktadır.
Ama bu gelenek yüzyıllarca devam yaşadı.
Anonymusa göre Arpad vezirin Zolta (Türkçe: Sultan) oğlunun doğumu "günlerce
süren toy (konaklama) ile kutladı vezirler ve hanlar önünde yiğitler koyunların
kuzularıyla keçi gibi oynadılar" diye kutlandı.
17-18 yüzyılların Erdel (Transylvania)
gelenekçilerinden Péter Apor, Metamorphosis Transylvaniae adlı eserinde
"insanlar içki içince... türkü
söylemeye başlayıp güzel eski olayları söylediler, bazen aşktan da söylediler...
eski zamanlarda zurna ile davul büyük adamların çok sevdiği müzik aletiydi...
Şimdi büyük olasılıkla o güzel Macar türküleri Erdel'de kimse söylenemez"
diye üzüntüyle yazdı.
Demek ki, eski Türk toyla konaklama
geleneği Macarlar tarafından Avrupa'ya taşınıp, devam yaşadı.
Korkut Atanın Dileği
Hikâyelerin çoğu Dede Korkut'un "yom
vireyüm hanum" deyimiyle başlattığı dileklerle biter. Bereket veren sözler
arasında "...kölgelüçe kaba ağacun kesilmesün..."
rastlanılır. Demektir ki Oğuzlar "Hayat ağacı" inanışındaydı. Hayat ağacı
mitolojisinin çok türü, çeşidi ve çok geniş alanı var. Janos Berze Nagy adlı
Macar araştırıcı, Türk efsanelerinde bulunan hayat ağacı inanışlarını toplarken,
ortak benzerliklerine dayanarak 2 sınıfı tasnif etti: 1) Ölümsüzlük ile
zenginlik, 2) Her hayatın ve her doğurganın başlangıcı ve kaynağı olduklarını
sembolize eder.
Hem Macar, hem Türk halk geleneklerinden Şamanizmde de kuvvetli kökü olan bu
inanış, bugüne kadar halk sanatında devam eder. İki milletin halk sanatının
çeşitli alanında (örgü, halı, kilim, dokuma, nakış, ahşap ve taş tezyinatı),
hayat ağacı motiflerine rastlanır. Halk yaşamında da büyük bir mânevi ağırlık
kazanmıştır.
Macaristanın şimdi Slovakya'da bulunan
bölgesinde, kadın çocuk doğururken, çocuğun babası bir "hatıra ağacı"
diker. Yerli inanışa göre, doğacak bebek, ağaçla beraber ölür.
Buna benzer örnekleri halk baladında da
duyabiliriz. Ayni günde Kongó (adam ismidir) ile bir ağaç da dünyaya gelir,
ikisi aynı gün ölür, çünkü Kongó bu ağaç kesildikten sonra odunundan yapılmış
darağacı üzerinde öldürülür.
Doğu Anadolu'da bereketli aile yaşamı
için düğün günlerinde nişanlı akrabaları ve arkadaşları bir bağçede ağaç
dikerler. Meyve ağacı dikilirse, onun ilk meyvesi, dikildiği günde evlenenlere
verilir.
Macaristan'da, Mohaç bölgesinde (Meydan
savaşından meşhur bir yer) geline bir tomurcuklu dal verilir. Bu dal titiz
hazırlanır. Dal, ucuna kadar yeşil dalcıklarla süslenilir, ucuna elma ve
yaldızlı vişne ile kuş tüyü de asılır. Macaristan'ın başka bölgelerinde de ayni
gelenek, veya bu geleneğin çeşitlemelerini bulabiliriz (Eğer Kalesi çevresinde,
Erdelde, Balaton Gölü yanında vs.) Bazı yerlerde dal ucuna pastadan kuş da
koyarlar.
Bu Macar geleneğindeki dalın
Türkiye'deki eşi, Erzurum'da bulunan Selçuklu eseri olan çifte Minareli Medrese
portalı yanında, çok büyük ölçüde taşta yontulmuş muhteşem hayat ağaçıdır. Bunun
hemen hemen aynısı Sivas'taki Gök Medrese portalında da mevcuttur, Sayısız
Selçuklu eserinde hayat ağacının uclarında meyveler ve kuşlar da görebiliriz.
Beşik Kertme
Beyrek "Bakdı gördi, bu otağ Banı
çiçek otağı-y-imiş ki Beyregün bişik kertme nışanlusı-y-idi..."
çünkü daha evvel "Pay Piçen Big aydur: Bigler Allah Taala mana bit kız
virecek olur-ise, siz tanık olun, menüm kızum Pay Büre Big oğlına bişik kertme
yavuklu olsun didi.
Türkiye'de halen geçerli olan evlenme
biçimlerin birisi "Beşik Kertmesi"dir. Bir ailenin, başka bir aileyle
hısımlık kurmak istemesiyle yapılır. Çocukların çok küçükken, henüz beşikte
iken, nişanlarının yapılması, Derleme Sözlüğünden de anlaşıldığına göre, birçok
il, ilçe ve köyde bilinmektedir. Bu bağın belirtisi olarak da çocukların
beşiklerine birer "kertik" yapılır, beşik kertme adı buradan gelmektedir.
Sedat Veyis Örnek Türk Halkbilimi
adlı kitabında beşik kertmesiden bir problem, veya suç çıkarsa davada hâkim
Medenî Kanunun kendisine tanıdığı takdir hakkını kullandığının güzel bir örneği
yazdı.
Macaristan'da beşik kertmesinin bir türü
henüz 1983te de yapıldı. Daha evvel 16.-17. yüzyıllarda büyük beylerin ailesi
tarafindan da yapılmaktaydı. Bunu yazılı kaynaklar da kanıtlanır.
Aile kararını gerçekleştirmek için bazen büyü de kullanılmıştır. Nişanlıları
aynı dadı emzirirdi veya iki dadı birbirinin kardeşiydi. İki çocuğa karşı
karşıda yer alan fırında kızarmış poğaça yedirirlerdi.
Bir Macar halk türküsünün: "Sözü
verdi o zamanda / Beşiğinde salınınca..." sözlerini beşik kertme gelenekten
aydınlatır.
At ve Ok Yarışması
At ve ok yarışmasının güzel örneği
Beyrek soylamasında okuruz:
"...gel imdi senün-ile ava çıkalum,
eğer senün atun menüm atumı kiçer-ise onun atını daha kıçersin, hem senün-ile ok
atalum, meni kiçer-isen anıdahı kiçersin... Ikisi atlandılar, meydana çıkdılar.
At depdiler, Beyrek atı kızun atını kiçdi. Ok atdılar, Beyrek kızun okın yardı."
Aynı hikâyede Beyrek eve dönünce
"Gördi dügünde güyegü ok atar..." Kazan Bey huzurunda Yalançı oğlu Yaltaçuk
ile ok atış yarışına kalkışır, Beyrek kazanır.
Macar ve Hun yiğitlerin at ve ok
yarışmasından örnek veren Anonymus, Gestasında:
"Vezirler huzurunda yaklaşık her gün
atlanıp kalkanla ve mızrakla savaştılar, öbürleri putperest adeta göre (l. more
paganismo) yay ok yarışmayla oynalardı."
söz
eder.
Beyrek ve Baniçiçek gibi, genç erkek ile
genç kız, ok yarışmasının bir türü Macar halk geleneklerinde, oyun olarak
yaşatıldı. Erdelde "horoz atma" veya "horoz bayramı"
adlandırılır. 19. yüzyılda oğlanlar ve kızlar iki guruba ayrılıp, kızların
gözleri baş örtüsüyle kapatılıp bir direğe bağlanmış tavuğu sopa ile vurmaya,
oğlanlar bir direğe bağlanmış horozu oklamaya çalışırlardı.
Horozu okuyla ilk
vuran oğulun kutlanması için, hep beraber "horoz türküsü" (Macarca: kakas
ének) yüksek sesle söylenirdi. Bu oyun çeşitlerinin Türk asıllı olduğunu,
oynadıkları köylerin arasında bulunan çok Türkçe kökenli adlar kanıtlar. Türkös
(1625), Turk-falva (1336), Turkester (1540), (Romanca: Turkis), (Almanca:
Türkischdorf), (Latince: Villa Turcica), adlarından kolayca anlaşılır. Bu
geleneği 19. yüzyılda derlendiği ve kitabında yazdığı Balázs Orbán "oyunun
Türk rengi şüphelenmez" diye açıkladı.
Boğa ile Güreş
Buğaç Han boğa ile güreştikten sonra
"Dedem Korkut gelsün, bu oğlana ad kosun... babasına varsun, babasından oğlana
biglik itesün, taht ali-virsün didiler"
diye okuyoruz. Bu olayın benzerlerine hem Macar halk geleneklerinde, hem
edebiyatında da rastlayabiliriz. Paskalyadan yedi hafta sonra olan Yortu
(Macarca: Pünkösd) bayramının kutlanması sırasında Mór Jókai adlı ünlü Macar
yazar
"Kral seçme oyunu bayram üçüncü
gününde at yarışıyla yapılır, bunun sonucu katılanlar tarafından kabul etmezse,
rakipler bir azgın boğa kovalarlar."
O bunu 19. yüzyıldaki romanında ve
ardından 1856da Vasárnapi Ujságin (Türkçe: Pazar Gazetesinin) bir makelesinde
de yazdı. Ünlü Macar etnograf Tekla Dömötör, 1983te konumuza ilgili olarak
"boğa ile güreşme Pünkösd bayramında yaptığı kral seçimiyle ilgili haberimiz
1910 yılına kadar var, ama fazla bilgimiz yoktur" diye açıkladı.
Toldi başlığı olan János Arany adlı
şairin büyük eserinde, Toldi kahraman köylü yoksul genç bir tehlikeli azgın
boğayı el kuvvetiyle mağlup ettiği için, onu kral ordusuna alır. Bu eserde Dede
Korkut Kitabında yazılmış olduğu gibi, büyüklerin refakatında bulunan yiğitlerin
sayısı 40tır.
Hem Türk hem Macar geleneğindeki "boğa
ile güreşmenin" kökü, Şaman inanışındadır. Macar halk inanışları bunu kanıtlar.
"İnsan üstü kuvvet sahibi olan táltos (kamın bir türü) zaman zaman başka
bir táltosla kara boğa, at vs. biçiminde savaşmalıdır" halk inanıştır.
Örneğin, Pézásó Pişta (isim) "yedi kerre bir táltos boğa ile dövüşmeliydi,
ama (boğayı) yenemezdi" dedi. Bu zatın ölüm tarihi 20. Aralık 1939da
idi.
Türkiye'de bugün var olan boğa ile adam
yarışmasından haberim yok, ama Orta Asya'daki Türkler arasında, Uygurlarda da bu
gelenek halen yaşıyor.
Aşık Oyunu
Buğaç hikâyesinde "Dirse Hanun
oğlançuğı üç dahı ordu uşağı meydanda aşuk oynarlar-idi" okuyoruz. Aşık
sözün "koyun bilek kemiği" anlamıdır. Kemik zarla oynanan barbut çok eski
kumardır. Ambrosius Milano piskoposu 385te yazdığı "Liber de Tobia" adlı
eserinde Hun okçu yiğitler aşık oynadıklarına değiniyordu.
Macar turkolog Ármin Vámbéry tarafından
aşık oyunu okçu parmaklarının çevikleştirmesine uygun bir alıştırma olarak
sanıldı. Vámbéry Orta Asya'da 19. yüzyılda gördüğü aşık kuralları da yazdı,
kemik atmaktan önce, ne atacağını en doğru söyliyen kazanır. Koyun bilek
kemiğinin kemer şekli olan yanı "çeke", keskin yanı "alçı", düz
yanı "tava" denilir. 4 bazen 8 kemicikle oynanır.
Artık 15. yüzyılda Macar kralı Mátyás
(Türkçe: Mattei) Orta Avrupalı kurallara uymaz kuralla, Orta Asya kuralına uyan
aşık oynadı, çünkü aşık atmadan evvel sonucu söyleyip kazandı. Avrupalı
kurala uysaydı attığı küp üzerindeki sayı görünce söylerdi. İtalyan asıllı Macar
tarihçi Bonfini, 15 yüzyılda onu çok ilginç olduğundan dolayı andı.
Taklit Gelin
Macar düğün gelenekleri çok zengindir ve
bölgelere göre değişir. Gelenekler arasında çok eski İslama dönüşmeden önceki
bir Türk aslı olan, gelenek "taklit gelin" şakasıdır.
Macarların "Taklit gelin" şakası,
yurttutuşlarından daha evvel yani 9 yüzyıldan öncekidir, veya yurttutuş
sırasında Macarlarla beraber yerleşmiş Türk boylarından, sonra Macarlaşmış
Türklerden öğrendiğinin düşüncesindeyim.
19. yüzyılda derlenmiş gelenek hem Doğu,
hem Kuzey Macar bölgelerde yaygındı. Bu geleneğin esası, düğünün bir anında
nişanlıya hakikî gelini değil, ama yerine ihtiyar, çirkin, sakat kadını gösterip
şakalatıklarından sonra hakikî sürdürür. Bazı yerlerde sadece gelinin bir
"taklidi" var, ama Erdel Orosztelke köyünde "taklit" göstermesi üç defa
tekrarlanır. Magyarvista köyündeki gelenek bizim açımızdan en önemlidir. Gerdeği
yöneten "altın yüzükle nişanlanmış çiçek" ararken, ev sahibi "ben
önünüze getiririm, eğer size uygun görünürse" diye söyleyince, buna"Gelinin
şekli, manda buzağı gibi, çukura çok gittiğinden oldu yırtık, eğri" şeklinde
görücüler cevap verir. İkincide beyaz kılıklı muşmula suratlı bir cadaloz
getirilir. Tepelenmiş göğsüyle nişanlıya ulaşır, öper, kuru ottan bağlanmış
demeti verir. "Gelin üçayaklı sandalye kadar güzel, nişanlısı artık keyfi
uçtu der" bundan sonra hakikî gelin getirilir. Jákótelke köyünde gözcü
şiirinde geleneğin aslı da açıklanır: "Gözcüler geldiler uzak Asyadan /
Macarların eski vatanından..." Macar halkı Asya'dan geldikleri
kanaatındaydı.
Bamsi Beyrekten Burla Hatun "Mre delü
ozan ya maksudun nedür" sorar "hanum maksudum ere varan kız kalka oynaya
men kopuz çalam" karşılık verir. Sonra "Kısırça Yinge"ye "tur sen
oyna, ne bilür delü ozan" der ve bu kısır yaşlı kadın "Ere varan kız
menem" der ama Beyrek aldatamaz, soylamasında "Kısır kısrağa bindügüm
yok" sözlerle başlattığı şiirinde kadının ahlakının da kötü olduğunu anar.
Sonra "Boğazça Fatma"yla aynı rol oynatarak Beyrek yeni soylamasında
kadının eskiden bıyık altı adını ("kırk oynaşlu") da tanıdığını söyler.
Sadece bu iki "taklit gelini" gösterdikten sonra Banı Çiçek'le, hakikî
geliniyle görüştürülür.
Taklit gelin geleneği, Türkiye'de yaşar
yaşamaz bilmiyorum, haberim yok, belki Silifke çevresindeki Tahtacılar arasında
bir çeşidi var.
Sevginin Sınanması
Macar halk şiirlerinin en eski örnekleri
arasında içeriklerine göre sınıflandırılan balad / destanların bir bölüğüne "Sevginin
sınanması" başlığı konulmaktadır. Bu türden değişik biçimlerde, yaklaşık 40
balad oluşmuştur ve bütün Macarların oturup yaşadıkları yerlerde yaygındır.
Baladın göğüs arasında yılan konusu, Macar halk ahşap el sanatında dizayn
edilmiş şeklinde yer alması da çok ilginçtir. Aşağıda Szakcs köyünde derlendiği
baladın birkaç mısrası konu anlaşmasını kolaylaştırır:
1.Köröşdağında gezdim, öküzlerim güttüm,
Dişbudak yanında uzanıp kestirdim.
2.Büyük bir sarı yılan bağrıma yumuldu
Tatlı anam çıkaver, yoksa hemen ölürüm.
Yoksa hemen ölürüm, dünyadan el etek çekerim!
3.Oğlum, tatlı oğlum; ben bunu eyleyemem
Eğer hemen ölsen de; dünyadan el etek çeksen de!
4. (İlk iki mısranın
aynısıdır.)
5. Büyük bir sarı yılan bağrıma yumuldu
Tatlı babam çıkaver yoksa hemen ölürüm,
Yoksa hemen ölürüm, dünyadan el etek çekerim!
6. Oğlum, tatlı oğlum; ben bunu eyleyemem
Eğer hemen ölsen de; dünyadan el etek çeksen de!
7. (İlk iki mısranın
aynısıdır.)
8. Büyük bir sarı yılan bağrıma yumuldu
Tatlı gülüm çıkaver, yoksa hemen ölürüm.
Yoksa hemen ölürüm, dünyadan el etek çekerim!
9. Sevgilim ölme sen! çıkarım ben hemen!
Eğer sen ölürsen, ben de seninle ölürüm.
Sevgilisi ona sokulup bağrına
yumulmuşu kavrayıp yere çaldı. Bu yılan değil, ama bir kese paraydı. Böylece
anladı, ki sevgilisi ona en hakikatlidir. Bundan dolayı hemen aldı, çarçabuk
evlendi.
Macar halk şiir araştırıcılarca
"Sevginin Sınanması" denilen baladların aslı büyük olasılıkla antik Yunan
veya Romalı sayılır. Euripidész (ölm. MÖ 406) Alkésztisz adlı eserinde ölüme
tayin edilmiş erkeğin yerine eşi ölümü kendi üstlenir. Başka bir görüşe göre bu
tür Macar baladların kökü bir Batı Avrupalı deniz korsan baladıdır.
Bir Romanyalı araştırıcı (Adrian Fochi) yanlışlıkla eski "Dak"tan geldiğini
sanır. Sevginin Sınanması türündeki baladlar Karpat Havzasından batıya bulunmaz,
ama doğuda, Balkanlarda sayısız çeşidi derlendi. Bu türdeki baladlar tarihin bir
zamanında Türk halkların yaşadığı yahut Osmanlıların fethedildiği yerlerinde
bulunduğundan dolayı, bu baladın Türk asıllı olduğunu görüşündeyim.
Kanaatime göre "Sevginin Sınanması"
balad gurubunun kaynağı büyük olasılıkla Deli Dumrul Türk soylamasıydı. Bunu
kanıtlamak için sadece Deli Dumrul soylamasıyla Macar balad gurubunu
karşılaştırmak yeterdir.
1. a) Gencin hayatı tehlikededir.
b) Ne anadan ne babadan yardım görmez.
Her ikiside canlarını biricik oğullarından daha çok sever.
c) Sevgili, sevgilisini canından daha
üstün tutarak canını vermeğe hazır, korkmaz.
d) Ölüm tehlikesinin ardında ödül
vardır.
2.
Yukarda belirttiğimden başka şu nitelikler de vardır:
a) Deli Dumrul soylamasında genç yiğit
bir köprünün yanında ölür. Tabii köprü su kıyısında olmalıdır. Dolayısıyla Macar
baladındaki çoban da çok zaman sulu, yaş, yeşil yerlerde yılanla karşılaşır.
b) Macar baladındaki tehlike, yılanın
başının altından çıkar. Deli Dumrulun eşinin sözlerinde de aynı yolda yılan
kavramı vardır: "Senden sonra bir yigidi / Sevüp varsam bile yatsam / Ala
yılan olup meni soksun." Burada yılan, cezalandırma unsuru olarak yer
alıyor.
3. Macar baladları Deli Dumrul soylamasının değişimiyle oluşmuşlardır.
a) Deli Dumrul soylamasında Tanrı /
Allah ile ölüm meleği Azrail faaldir; en önemli sahne cennettir. Tanrı insana
hükmeder ve her şey onun dileğince gerçekleştirir.
Macar
baladlarında
insanlar dinden bağımsız düşünürler, Tanrı'dan söz etmezler.
b) Deli Dumrul ve eşi Tanrı'nın bir
bağışı olarak uzun ömür müjdesi aldılar, canları oğlundan daha çok seven ana ve
baba ise cezalandırıldı, onların canı Azrail aldı.
Macar baladlarında sevgisini yaşamdan
üstün tutan çift, sevginin ve cesaretin ödülü olarak altın, para, maddi
şeylerdir. Ömrünü vermeyi göze almayana hediye verilmiyor.
Baladlar edebî tarz
bakımından destandan böylece Deli Dumrul soylamasından da çok daha kısadır.
Yüzyıllarca söylediği destan metnin en önemli mısralarından asıl destandan daha
kısa balad çeşitleri oluşturulmuş. Uzun zamanda kısaltmış asıl metnin manevî
değeri de azaldı. Tanrı ile insan ikili ilişkisiyle, dinle hiç ilgilenmeyen
Sevginin Sınanması baladları Macar, Roman, Bulgar çeşitlerinin ortak
niteliğidir.
Dede Korkut Kitabı ve Avrasya
Edebiyatı Arasındaki İlişkiler
Kitabı H. O. Fleischer Dresdende
kesfetmesinden az sonra 19. yüzyılda artık Diez
"Der neuentdekte oughuzische Cyklop" başlığı altında Tepegözle Homerin
Odyssesindeki Pholyphemi karşılaştırmış ve bu efsaneyi Yunanlıların Şarktan
almış olduklarını iddia etmiştir. Diez, Tepegözle Homer'deki Polyphemin
benzerliklerini 10 nokta altında anlattı. Efsanenin Anadolu'dan geldiğini ve
büyük olasılıkla Scyth asıllı olduğunu sonuçta ortaya çıkardı. Bunları sayın
Orhan Şaik Gökyay'ın eserinde okuyoruz. Grimm, Tepegöz hikâyesini 1852de
Polyphem Antolojisi içine aldı, 1944te W. Ruben kitabında Oğuz tarihiyle
ilgilenerek 25 hikâyeyi inceledi.
"Körleştirilmiş tek gözlü"
ad altında sınıflandırmış Macar halk masalların sayısı 11'dir. Şimdiye kadar
Macar araştırıcılar konunun Balkanlardan, Macarlar Islâv halklarından alınmış
olduğu görüşündedir. Bu görüşün temeli, konunun Eski Yunan aslı sayılmasındadır.
Ama bu kanıtlanamaz. Hatta Macarlar ve çeşitli Türk halkları MS 600den itibaren
17. yüzyıla kadar birbiriyle ilişkide bulundular. Yurttutuştan evvel Hazar
Devleti'nde başlayan bu ilişki, yüzyıllarca Macar çoğunluğa katılan çeşitli Türk
asıllı halklarla, genişleyip devam etti. Karpat Havzasında en az 128 yerleşim
adı olarak (köy ve şehir adları) Türk halkların adı günümüzde korunuyor. Bunlar
arasında Hazar 14, Horezm 26, Peçenek aslı ad (söz) 88'dir. Ayrıca yazı
kaynaklarda (mektuplarda, tapu
defterlerinde vs.) 190 Türk-Peçenek asılı
yerleşim adı da bulundu.
Macarlar ve Türkler uzun süreli yanyana beraber yaşadıklarından dolayı Macar
dilinde yüzlerce çeşitli Türk dillerinden (örneğin Çuvaş, Itil Bolgar, Tuna
Bolgar, Hazar, Oğuz, Kıpçak, Peçenek, Kuman, en son Osmanlı vs.) alınan Türk
kökenli sözcükler bulunur. 17. yüzyıla kadar Macar halk kültürüne Türk kültürün
etkisi şüphesiz belirlendi.
Homerin Odyssesi ve Dede Korkut Kitabı
arasında benzerlik yalnız Tepegöz değil, ama Beyrek Oğuzlara dönüşün zamanındaki
olayları gözden geçirirsek, Odyss eve dönüş olaylarında da çok benzerlik
bulabiliriz. "Turul Gyermekei" (Toğrulun Oğulları) başlıklı Kitabımda 20
benzeyişi saptadım.
Bunlardan en önemlilerini
Örnek olarak aşağıdaki tabloda topladım:
|
Bamsi Beyrek Hikâyesinde |
Homeros Odyssinde |
|
koyun çobanları |
domuz çobanları |
|
Çobanlardan
taş toplanılır |
çobanlardan
taş atılır |
| |