Mevlânâ Celâleddîn Rûmî

 

Önsöz :

 

Mûsikî tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Bilim adamları insanların konuşmayı bilmedikleri devirde duygu ve düşüncelerini mûsikî ile anlattıklarını söylüyorlar. Mûsikînin dinden doğduğu düşüncesi de bugün mûsikî tarihçileri, felsefeciler ve sosyologlar tarafından benimsenmektedir. İlkel toplumlarda mûsikî bir ibâdet, insanları Yüce Yaratıcı’ ya ulaştıran bir olgu, hatta Tanrı'nın insanlara bir lûtfu kabul edilirdi.

 

Totemizm, Şamanizm, Animizm gibi dinlerde mûsikînin önemli rolü vardı. Bu dinlerin etkisindeki toplumlarda müzisyenler aynı zamanda din adamlarıydılar. İslâmiyet’ i kabûlden önce atalarımızın dini olan Şamanizm’de “kam”, “baksı” ya da “şaman” denilen din adamları ellerindeki çalgı ile çalıp söyleyerek dînî mesajlarını iletirlerdi.

İslâmiyet de bu sanatın karşısında olmamıştır. Ancak her olgu gibi mûsikînin de iyi ve doğru yolda; iyi ve doğru duyguları hissettirip, ortaya çıkaracak şekilde kullanılması istenmiştir.

 

İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.), Kur’an’ın güzel sesle ve bir kaideye bağlı âhenkle okunmasını emretmiştir. Tecvid ve kıraat böylece doğmuştur ki, bu ilimlerin mûsikî ile yakın ilişkileri vardır.

Mûsikî, İslâmiyet’i kabûlden sonra da müslüman Türkler’in yaşamlarının her safhasında önce olduğu gibi yer almaya devam etmiştir. Düğünlerde, bayramlarda, asker uğurlama ve karşılama törenlerinde, her türlü dînî törenlerde, hatta savaşlarda bile mûsikî yer almıştır.

 

Dînî Türk Mûsikîsi icrâ edildiği mekânlara göre Câmi Mûsikîsi ve Tekke Mûsikîsi başlıkları altında ikiye ayrılabilir. Birbirine yakın bu iki türden Tekke Mûsikîsi’nde insan seslerinin yanı sıra enstrümanlara da yer verilmiştir. Câmi Mûsikîsi’ nde ise enstrüman kullanılmaz. Ezan, kaamet, salâ, salâtü’s-selâm, mi’râciye, mevlîd, tekbîr, temcîd, tesbîh, mahfel sürmesi, münâcaat gibi câmiye ait formlarla; mevlevî âyini, nefes, durak gibi tekkeye ait formlar ve her iki mekânda da ortak kullanılan ilâhi, tevşîh, şugl, na’ t gibi formlar Dînî Türk Mûsikîsi’ ni oluşturur.

 

Câmi Mûsikîsi eserlerinde görülen zâhidâne, ağır başlı üslûp, Tekke Mûsikîsi eserlerinde yerini tasavvufî bir coşkuya bırakır. Bu coşkulu oluşumda bir çok tarikatta yer alan ve mûsikî eşliğinde yapılan “zikir” in rol oynadığı söylenebilir. Tekke Mûsikîsi formlarından en gelişmiş olanı Mevlevi Âyinleri’ dir. Bu eserler aynı zamanda tüm Türk Mûsikîsi’ nin en geniş, en sanatlı ve en önemli eserleridir.

 

Mevlevî Âyinleri; Hz.Mevlân⒠nın ebedî âleme intikâlinden sonra ona ve onun düşüncelerine âşık insanların kurdukları “Mevlevîlik” tarîkatının ürünleridir. Bu yüzden kitabımıza Hz.Mevlânâ ve Mevlevîliği anlatarak başladık. Kitabımız bir Mevlânâ biyografisi yahut bir Mevlevîlik araştırması olmadığından bu bölümlerde genel ve üzerinde ittifak edilen bilgilere yer verdik. Mümkün olduğunca ayrıntılardan uzak durmaya çalıştık.

Mevlevî Âyinleri’nin bestelenmesine sebep olan Sem⒠Töreni’ni anlatırken sem⒠fotoğraflarıyla konunun anlaşılırlığını arttırmaya gayret ettik. Çünkü Mevlevî Âyini form olarak Sem⒠Töreni’nden hareket almakta; her kısmı Sem⒠Töreni’nin bir kısmını mânâ ve biçim yönünden yansıtmaktadır.

 

Hiç şüphe yok ki, Mevlevî Âyinleri konusu bir değil yüzlerce kitap konusu olabilecek, üzerine ciltlerce eserler yazılabilecek kadar geniştir. Biz burada Mevlevî Âyinleri’nin temel özelliklerini araştırıp ortaya koymaya uğraştık. Bu konuda yazılmış eserlerin tamamına yakınını inceledik. Pek çok bilgiye de Mevlevî Âyinleri’ nin bizzat kendilerini inceleyerek ulaşabildik.

 

Mevlevî Âyini bestekârlarının doğum - ölüm tarihlerini tespitte hicrî tarih bildiren kaynaklara ve varsa ebced hesabıyla düşürülen tarih dizelerine yönelip, onları titizlikle milâdî tarihe çevirdik. Burada karşımıza çıkan hicrî yılın, milâdî yılın bir değil çoğu kez iki yılına karşılık gelmesi problemini her iki yılı da yazıp; kuvvetle muhtemel olan uzun yılın altını çizmek sûretiyle çözmeyi uygun gördük. Bir örnek vermek gerekirse:

Dellâlzâde İsmâil Efendi hicrî 1212 yılında doğmuştur. Ölümü için Hâfız’ın mezar taşına düşürdüğü tarih mısrâı ise hicrî 1286’ ya karşılık gelir.

 

“Huld’ü Dellâlzâde’ye dâim mekân ede Hud┠ H.1286 

H.1212 yılı milâdi 1797 yılının 26 Haziran’ında başlayıp, 1798 yılının 14 Haziran’ında biter. Dolayısıyla doğumu 1797-1798 yıllarından birisi olup çok az da olsa 1797 olma ihtimali daha fazladır.

 

Ölümü olan H.1286 yılı ise milâdi 1869 yılının 13 Nisan’ında başlayıp, 1870 yılının 2 Nisan’ında son bulur. Dolayısıyla ölümü 1869- 1870 yılarından birisi olup, büyük ihtimalle 1869 yılıdır. (Kitapta verilen cetvel incelenirse her iki yılın da yazılmış, ihtimâli yüksek olan yılların altının çizilmiş olduğu görülür).

 

Yine Mevlevî Âyini bestekârlarını listelerken vefât etmiş olanlarla yaşayanları ayrı ayrı sıralamayı uygun gördük Vefât etmiş olanları ölüm tarihlerine, yaşayanları ise doğum tarihlerine göre sıraladık.

 

Bestelenmiş bütün Mevlevî Âyinleri’ne hakkında ne söyleniyor olursa olsun kitapta yer verdik. Forma uygunluğu, geleneğe uygunluğu konusunda hiçbir ayırıma gitmeyip bunu müzikolog ve icrâcıların yorumlarına bıraktık.

Hz.Mevlana'nın Doğumu ve Ailesi

 

Hayâtı

 

Hz.Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan sınırları içinde bulunan - Belh şehrinde doğdu . Asıl adı Muhammed Celâleddin’dir.

Âlimlerle dolu bir ailenin çocuğuydu. Büyükbabası Hüseyin Hatibî, yaşadığı devrin büyük bilginlerindendi. Babası Bahâeddin Veled ise “Sultânü’l Ulemâ - Âlimler Sultânı” diye anılırdı .

 

Mevlana'nın babası, Sultanü'l-Ulema unvanıyla tanınan ve Harezmşahlar ülkesinin büyük alim ve mutasavvıflarından Bahâeddin Veled'dir. Annesi ise Harezmşahlar sarayına mensup bir ailedendir ve Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mü'mine Hatun'dur. Soyunun baba tarafından Hz. Ebu Bekir'e, anne tarafından ise Hz. Ali'ye dayandığı rivayet edilir.

 

Sultânü’l Ulemâ, sözünü kimseden sakınmayan dürüst bir insandı. Okuttuğu derslerinde ve vaazlarında doğru bildiği her şeyi hiçbir sınır tanımaksızın söylerdi. Bu sebeple başta Fahreddin Râzî olmak üzere devrin diğer bilginleriyle ve Sultan Harezmşah’la arası açıldı. Bu arada gerçekleşen kanlı moğol istilâsı da onun Belh ile bağlarının kopmasına sebep oldu. 1212-1213 yıllarında ailesi ve yakın dostları ile beraber Belh’ten ayrıldılar. Hz.Mevlânâ bu esnâda 5-6 yaşlarındaydı .

 

Bahâeddin Veled, Belh’den ayrılırken hacca niyet etmişti. Nişâbur’a uğradıktan sonra bir kervanla Bağdat’a oradan Kûfe yoluyla Mekke’ye vardı. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra Şam’da bir müddet kaldı. Oradan Malatya, Erzincan ve nihayet Sivas, Kayseri, Niğde yoluyla Karaman’a gelip yerleşti .

 

On yıla yakın bir zaman süren bu yolculuk esnasında Bahâeddin Veled, devrin önemli kültür merkezlerini dolaşmış, buralarda âlimlerle fikir alışverişlerinde bulunmuştur.

Bahâeddin Veled, artık evlenme çağına gelmiş olan oğlu Celâleddin’i (Hz.Mevlânâ’yı

 

 

 

1225 yılında Semerkand’lı Hoca Şerâfeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile evlendirdi.  Hz.Mevlânâ’nın ölümünden sonra Mevlevîlik Tarikatı’nı kuran “Sultan Veled” diye tanıdığımız oğlu Bahâeddin’de burada doğmuştur .

Yedi yıldır Karaman’da ikamet etmekte olan babası Bahâeddin Veled’in şöhreti doğruluğu, fazîleti ve sözünün tesiri gittikçe yayılıyordu. Anadolu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykûbat, bu şöhretli âlimi dâvet etti. 3 Mayıs 1228 tarihinde Konya’ya gelip yerleştiler. Başta Sultan Alâeddin olmak üzere devrin ileri gelenleri ve halk tarafından büyük ilgi, saygı ve sevgi ile karşılandılar .

 

Burada vaaz ve dersleri ile etrafını aydınlatan Bahâeddin Veled, 24 Şubat 1231 tarihinde ebedî aleme göçtü. Bu esnâda 24 yaşında olan Hz.Mevlânâ, babasının vasiyeti, dostlarının ve halkın ısrarları ile onun yerine ders okutmaya başladı .

 

Mevlânâ babasından sonra bir yıl kadar mürşîdsiz kaldı. Seyyid Burhâneddin Muhakkık Tirmîzî Konya’ya gelince onun mânevî terbiyesi altına girdi. Seyyid Burhâneddin, ilmi ve irfânı yüksek bir mürşiddi. Aynı zamanda Sultânü’ l Ulemâ’nın da öğrencisi ve halifesiydi.

 

Hz.Mevlânâ dokuz yıl onun ilminden, irfânından feyz aldı, pişti, olgunlaştı. Yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için Seyyid Burhâneddin’in izniyle Halep’e ve Şam’a gitti. Yedi yıl süren bu seyahatten sonra Konya’ya dönen Mevlânâ, mürşîdi tarafından takdîr ve taltîf edilip, irşadla görevlendirildi. Babasının ve dedelerinin usûlüne uyarak beş yıl kadar ders okuttu, vaaz etti. Rivâyetlere göre yüzlerce talebesi ve binlerce mürîdi vardı.

 

1244 yılında Konya’ya gelen Şemseddin Tebrîzî adlı bir zat, onun ilimle dolu dünyasında “aşk” ile yepyeni ufuklar açtı . Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamen Hakk’a verdiler. Günlerce, gecelerce sohbetlere daldılar. Birbirlerinde kendilerini ve Yüce Allah’ın eşsiz güzelliklerinin tecellîlerini gördüler.

Buluştuklarında Hz.Mevlânâ 38, Hz.Şems 60 yaşlarında idiler.

 

Artık Mevlânâ bütün zamanını Şems ile sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı idrâk etmekten âciz olanlar, Hz.Mevlânâ’nın Şems’e olan ilgisini kıskanarak, ileri geri konuşmaya başladılar. Bu sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında Konya’yı terk edip Şam’a gitti

 

Şems gidince Hz.Mevlânâ derin üzüntülere boğuldu. Şems’i tedirgin ederek uzaklaşmasına neden olanlar da Mevlânâ’nın bu hâli karşısında pişmân oldular.Hz.Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu Sultan Veled’in de bulunduğu bir kâfileyi Şam’a gönderdi. Şems mektubu okudu ve Hz.Mevlânâ’nın dâvetini geri çevirmeyerek 1247 yılında Konya’ ya döndü. Şems’in dönmesine herkes sevindi. Hz.Mevlânâ artık gülüyor, ziyâfetler veriyor, sema’ meclisleri düzenliyordu. Şems’le sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu.Fakat bu huzurlu günler uzun sürmedi.

 

Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar yeniden başladı.

1247-1248 yılında Şems aniden kayboldu . Onu bir daha ne gören, ne de izini bulan olmadı. Hz.Mevlânâ, Şems’i çok aradı. Ayrılığın büyük acısıyla şiirler söyledi, gözyaşları döktü. İki kere Şam’a gittiyse de izine rastlayamadı. Şems’in bedenî varlığını bulamayan Hz.Mevlânâ, onu mânâ yönünden kendinde buldu ve aramaktan vazgeçti. Bir

 

şiirinde şöyle der:

 

Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nûruz.

Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum, O da ben. 

 

Hz.Mevlânâ, Şems’ten sonra kendisine dost ve halîfe olarak Selâhaddin Zerkûbî’yi seçti. Bu zatla sohbetlerde bulundu. Artık rûhen mânevî bir âlemde yaşadığından mürîdlerinin irşâd ve terbiyesi ile ilgilenmedi. Bunun için en güvendiği ehil dostu Şeyh Selâhaddin’i görevlendirdi .

 

On yıl kadar sonra Şeyh Selâhaddin’in de ebedî âleme intikâliyle Hz.Mevlânâ sırdaşlığını Çelebi Hüsâmeddin’le sürdürdü. Bu dönemde insanlık tarihinin en büyük mîrâsı arasına girmiş olan Mesnevî’si vücûda geldi .

Hz.Mevlânâ Çelebi Hüsâmeddin’in sohbetiyle ülfet ederken, ansızın yıkıcı bir hummâya yakalandı. Hekimlerin çabaları fayda vermedi. 17 Aralık 1273 Pazar günü o mârifet güneşi gayb âlemine göç buyurdu.

Kırılan Kalp ve Belh'ten Ayrılmak. Günlerini talebelerine ders vererek, halka vaaz ve nasihatler ederek geçiren Bahâeddin Veled, günün birinde hanımını, oğulları Alâeddin Veled ve Muhammed Celaleddin'i yanına alarak üç yüz kadar öğrencisiyle Belh'ten ayrılır.

 

Bahâeddin Veled'in Belh'ten ayrılması, başlıca iki sebebe bağlanır. Bunlardan birisi, Sultanü'l-Ulema unvanını kullanmamasından rahatsızlık duyanların verdiği huzursuzluk ve sohbetlerinin çevrede büyük etki göstermesiyle öğrencilerinin her geçen gün hızla çoğalmasına duyulan kıskançlıktır.

 

İkinci sebep ise ilerki zamanlarda Anadolu'ya kadar ulaşacak olan Moğol saldırılarının bölgede tehlike olmaya başlaması, Bahâeddin Veled'in bölgede meydana gelecek siyasal, sosyal... huzursuzlukları sezmesidir. Nitekim Moğolların Harezmşahlar ülkesine girmesinden bir süre önce Belh'ten ayrılması ikinci görüşü daha da güçlendirmektedir. Bahâeddin Veled ve ailesinin Belh'ten ayrılmasından kısa bir süre sonra şehri işgal eden Moğol ordusu Belh'i yağmalamış, yakıp yıkmış, taş taş üstünde bırakmamıştır.

 

Anadolu Yollarında

 

Hac farizasını yerine getiren Bahâeddin Veled, ailesi ve müridleriyle beraber zamanın ihtişamlı ülkesi olan Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına ulaşmak için "Diyar-ı Rum" a doğru yola çıkar. Kudüs'te Mescid-i Aksa'yı ziyaret ettikten sonra Şam'a geçen kervan, bir müddet burada kalır. Bahâeddin Veled, burada Muhyiddin Arabî ile tanışır ve uzun sohbetler ederler.

 

Halep ve Malatya'ya uğrayarak yoluna devam eden kervan, Mengücükoğulları'nın başşehri Erzincan yakınlarında bir süre konaklar. Buradan da ayrılan kervan Sivas, Kayseri ve Niğde'ye uğrayarak Lârende'ya (Karaman) ulaşır. Lârende valisi Emir Musa Bey ve şehrin ileri gelenleri Bahâeddin Veled ve kervanını şehrin dışında karşılarlar. Gösterişli saray ve konaklarda misafir edilmeyi kabul etmeyen Sulanü'l Ulema Bahâeddin Veled, ailesi ve öğrencileriyle birlikte bir medreseye yerleştirilir.

 

Bahaâeddin Veled, Larende'de

 

Bahâeddin Veled ve ailesi 1221 yılından itibaren Larende'de yaşamaya başlar. Bahâeddin Veled, Larende valisi Emir Musa Bey'in kendisi için yaptırdığı medresede derslerini vermeye devam ederken; Muhammed Celâleddin araştıran, okuyan, babasının derslerini can kulağı ile dinleyen, kendisini en iyi şekilde yetiştirmeye çalışan bir gençtir. Adım adım "Mevlânâ" olarak anılmaya yaklaşmaktadır.

 

İlk hocası ve mürşidi, babası Bahâeddin Veled'den İslamî ilimleri ve diğer ilimleri öğrenen genç Celâleddin; Belh şehrinden kendileriyle birlikte göç eden Semerkandlı Şerafeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun'la 1225 yılında evlenir. Bu evlilikten kısa bir süre sonra annesi Mü'mine Hatun vefat eder, ardından ağabeysi Muhammed Alâeddin'i kaybeder. İki büyük kayıpla yaralanan Mevlana; ilk çocuğu Sultan Veled ve ikinci oğlu Alâeddin Çelebi'nin doğumlarıyla teselli bulur. Günler geçmekte, çevrede iyice tanınmaya başlayan Bahâeddin Veled'in medresesi gönül dostlarıyla dolup taşmaktadır.

 

Bu sırada en ihtişamlı dönemlerini yaşayan Anadolu Selçuklu Devleti'nin başşehri olan Konya, bir ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Çünkü Moğol tehlikesini sezen bazı devlet adamları ve Bağdat'ta oturan Abbasi halifesi, ülkedeki ilim adamlarını Konya'ya yollamışlardı. Bu ilim adamları, Konya sarayından ve halktan büyük ilgi görüyorlardı. Zaten Sultan Alâeddin Keykubat, duyduğu ilim adamı, şair ve sanatçıları Konya'ya davet ediyordu. Larende'de bulunan Sultanü'l Ulema Bahâeddin Veled'i de davet etmemek olmazdı.

 

Olaylar da Sultanü'l Ulema'nın Konya'ya gelmesi yönünde gelişti.Sonraları gelişen olaylar hasebiyle Bahâeddin Veled Konya'ya gelmesi üzerine yapılan daveti kabul eder ve yol hazırlıklarına başlarlar.Bahâeddin Veled, Emir Musa ve Larendelilerle vedalaşarak 3 Mayıs 1228'de bir bahar günü ailesini ve müridlerini yanına alır, Konya'ya doğru yola çıkar. Genç Muhammed Celâlledin, yine babasının peşinden gelmektedir.

 

Sultan Alâeddin Keykubat, vezirler, ilim adamları ve Konya halkı Sulantü'l Ulema Bahâeddin Veled'i Konya şehrinin dışında büyük bir saygıyla karşılarlar. Sultanü'l Ulema'ya saygıda kusur etmek istemeyen Alâeddin Keykubat, onu sarayında misafir etmek ister, Sultanü'l Ulema bu isteği;

 

"Ey büyük Sultan! Sizi çok iyi anlıyorum. Ancak sultanlara saray, şeyhlere dergah, tüccarlara han, yolculara kervansaray uygun gerekir. Bize uygun düşen ise, bir medresedir" diyerek geri çevirir.

 

Bunun üzerine Bahâeddin Veled ve yanındakiler Altun-aba medresesine yerleştirilir. Bahâeddin Veled, Altun-aba medresesine yerleşmesine yerleşmişti. Ancak medresede başka alimler de vardı. Kendisine ayrılan bölümün küçüklüğü de Sultanü'l Ulema'yı rahatsız ediyordu. İstese yeni medrese yapılabilirdi. O ise, sesini çıkarmıyordu.

Bu arada Sultanü'l Ulema, Alâeddin Camii'nde vaaz ve sohbetlere başlamıştı. Bahâeddin Veled, bir cuma günü kalabalık bir cemaate vaaz vermektedir.

 

Sultan ve diğer devlet adamları da camidedir. Cemaat, Sultanü'l Ulema'yı can kulağı ile dinlemektedir. Bir ara Sultan'ın lalası olan Emir Bedreddin Gevhertaş, "Sultanü'l Ulema'nın ne kadar güçlü bir hafızaya sahip olduğunu, ne kadar güzel konuştuğunu, verdiği dersin önceden hazırlanıp hazırlanmadığını" düşünür. Bu sırada Bahâeddin

 

Veled, kendisine;

 

"Emir Behreddin, Kur'an'dan bir aşır oku!" diye seslenir.

 

Emir Bedreddin Kur'an'dan bir bölüm okur. Bahâeddin Veled, okunan bu bölümün ayetlerini geniş geniş açıklar. Bu olaydan oldukça etkilenen Emir Bedreddin kendisini alamaz, kalkar; Bahâeddin Veled'in elini ve vaaz verdiği kürsüyü öper. Emir Bedreddin Gevhertaş, duyduğu bu manevi hazzın bedelini ödemeye devam etmek ister. Bahâeddin Veled ve çocukları için Sultan Köşkü'ne yakın bir yerde bir medrese yaptırmaya başlar. Sultanü'l Ulema, ailesi ve öğrencileriyle birlikte bu yeni yapılan medreseye taşınır. Ömürlerinin sonuna kadar da burada otururlar.

 

Başta Sultan olmak üzere, ileri gelen devlet adamları, ilim adamları ve halk, Bahâeddin Veled'in vaazlarına katılmakta, sohbetlerinden feyz almaktadır.Mana aleminin güneşi Sultanü'l Ulema, seksenini çoktan geçmiş olduğu halde, 24 Şubat 1231 tarihinde, soğuk bir kış günü vefat eder. Geride "Maarif" adlı bir ilim ve irfan hazinesi ile gönüller sultanı Mevlana'yı bırakır. Başta Sultan Alâeddin Keykubat olmak üzere sevenleri matem içinde bırakan Bahâeddin Veled, bir gül bahçesine defnedilir.

 

Mevlana

 

Sultanü'l Ulema Bahâeddin Veled'in Belh'ten beri taşıdığı manevi aydınlık meşalesi artık oğulu Mevlana Celaleddin'dedir.  Bahâeddin Veled'in vefatından yaklaşık bir yıl sonra Seyyit Burhaneddin Tirmizi, Konya'ya gelir. Seyyit Burhaneddin, Bahâeddin Veled'in Belh'ten öğrencisidir. Mevlana'nın küçüklüğünde lalasıdır. Bahâeddin Veled ile göç etmemiş, Belh'te kalmıştı. Daha sonra da Tirmiz şehrine gitmiştir. Şeyhinin vefat haberini öğrendiği zaman Mevlana Celâleddin'e yardımcı olabilmek için Konya'ya gelir.

 

Mevlana, engin bilgisi ve manevi zenginliği ile çok iyi yetişmiş olmasına rağmen, kendisini halkı irşad edecek kadar hazır hissetmiyordu. Mürşid olmak, insanlara rehberlik etmek, yol göstermek büyük bir sorumluluktu. Böyle bir sorumluluğu yerine getirebilecek miydi? Hatta o, kendisinin irşada muhtaç olduğunu düşünüyordu. Böyle bir zamanda Seyyid Burhaneddin çıkıp gelmiş, onu yalnız bırakmamıştı. Mevlana ile dokuz yıl kadar sürecek bir beraberlik başlamıştı.

 

Seyyit Burhaneddin'in Konya'ya gelmesi, bazı menkıbeciler tarafından bir rüyaya bağlanır. Bu rüyaya göre, Seyyit Burhaneddin bir gece rüyasında Şeyhi Bahâeddin Veled'in öfkeli bir vaziyette kendisine şöyle seslendiğini görür;

"Ey Burhaneddin! Oğlum Celâleddin'i Konya'da yalnız bırakırsın. Bu, senin şanına layık mıdır? Yanına varmak, ona yol göstermek ve lalalık hizmetini tamam etmek gerekmez mi?"

 

Seyyid Burhaneddin:

 

"Eyvahlar olsun! Şeyhim bu fani alemden göçtü" diyerek yollara düşer.

 

Aldığı manevi uyarı ile Konya'ya gelen Burhaneddin Tirmizi, Mevlana Celaleddin'i arar. Mevlana'nın annesi ve kardeşinin mezarını ziyaret için Larende'de olduğunu öğrenir ve ona haber gönderir. Bu arada şeyhi Bahâeddin Veled'in mezarını ziyaret eder ve Mevlana'yı beklemeye başlar. Mevlana haberi alır almaz Konya'ya döner. Seyyid Burhaneddin Tirmizi'yi bulur. Onun elini büyük bir hürmetle öper; onu, medresesine yerleştirir. Yıllar sonra lalası ve hocası Seyyid Burhaneddin ile yine beraberdir. Mevlana Celaleddin tekrar Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına girer. Seyyid Burhaneddin Mevlana'nın bilgisini yoklar ve ondaki mükemmelliği görür, ama eksikleri vardır.

 

Ona şöyle der:

 

"Bilgide dengin yok... Ama baban hem hâl ilmi (yaşayış) sahibiydi, hem kâl ilmi (güzel söz) sahibiydi. Yalnız söz ile değil, yaşayarak olgunluğa ermişti. Sen kâl ilmine önem vermişsin. Bugünden tezi yok, sen de hâl ilmine gir, onun haline sahip ol. Ondan kalan bu mirasa hakkıyla sahip ol ki, güneş gibi bu alemi aydınlat-asın..." Seyyid Burhaneddin Tirmizi, dokuz yıl kadar Mevlana'nın yanında bulunur. O hoca, Mevlana da öğrenci olur. Ona tam bir rehberlik yapar. Bir ara beraberce Halep ve Şam taraflarına giderler. Birkaç yıllık seyahatten sonra da geri gönerler.

 

Konya'ya döndükleri zaman, Mevlana'dan huzurunda halvet çıkarmasını (herkesten uzak kalarak ibadet etmesini) isteyen Seyyid Burhaneddin, öğrencisinin bu dileği büyük bir şevk ve başarıyla yerine getirdiğini görür. Mevlana kırk gün çilehanede kalır.

 

Mevlana'nın istediği olgunluğa eriştiğini gören Seyyid Burhaneddin, Mevlana'dan Kayseri'ye gitmek üzere izin ister. Mevlana, bu isteğe oldukça üzülür, fakat kabul eder. Seyyid Burhaneddin Tirmizi, bundan sonra Kayseri'ye yerleşir. Mevlana, hocasının Kayseri'ye gitmesinin ardından bir kez daha Halep ve Şam taraflarına gider. Halep'te Halaviyye Medresesi'nde kalır. Birkaç yıl sonra Şam'a geçer. Mukaddimeye Medresesi'nde kalır. Devrin ünlü ilim adamlarından Muhyiddin Arabi ve Sadreddin Konevî ile görüşür. Hiç durmadan okuyan, araştıran, öğrenen Mevlana; ilim derinliğine ulaşmıştır. Orada geniş bir çevre edinir; Rivayetlere göre bu seyahat, dört veya yedi yıl sürer.

 

Konya'ya dönmenin zamanı gelmiştir.

 

Konya'ya dönerken Kayseri'ye uğrar. Hocasını ziyaret eder. Beraberce Konya'ya dönerler yeniden. Mevlana, Burhaneddin Tirmizi'nin hikmet pınarından kana kana içmektedir. Seyyid Burhaneddin, onun olgunluğunu ve iliminin derinliğini gördükçe memnun olmaktadır. Mevlana, "insan-ı kamil" olma yolundadır. Seyyid Burhaneddin, Mevlana için büyük bir örnektir.

 

Rivayetlere göre, Mevlana günlerce ağzına bir lokma yiyecek koymaz. Nefsini zayıf düşürmek, köreltmek için büyük gayret gösterir. Günler sonra Seyyid Burhaneddin Kayseri'ye döner. Mevlana, bir kez daha yalnız kalmıştır. Birkaç defa şeyhini Kayseri'de ziyaret eder. Kayseri'de büyük bir ilgi ve saygı gören Seyyid Burhaneddin'e imamlık verilir. Fakat o, namaz kıldırırken uzun süre kıyamda ve secdede kalır; cemaat bundan acizlik duyardı.

 

Bunun farkında olan Seyyid Burhaneddin:

 

"Beni özürlü sayın. Ben ilahi huzurdayken kendimden geçiyorum ve sizleri unutuyorum. İmamlık bana göre değil, başkasını bulunuz", diyerek affını ister cemaatin. Kendisini ziyarete gelen Şehabeddin Sühreverdi ile saatlerce karşı karşıya otururlar ve tek kelime konuşmazlar.

 

Ziyaretten sonra müridleri, Seyyid Burhaneddin'e sorarlar:

 

"Bu nasıl görüşme? Aranızda hiç konuşmadınız. Bunun sebebi nedir?"

 

Seyyid Burhaneddin:

 

"Hâl ehli yanında, hâl dili gerekir... Hakikatı görenlerin huzurunda susmalı. Hâl olmadan, kâl ile müşkülleri çözmek mümkün değildir", diye cevap verir. Seyyid Burhaneddin Kayseri'ye geleli bir yıl kadar olmuştu. Bir gün, bir müridini çağırmış, sıcak su hazırlanmasını istemişti. Hazırlanan su ile abdest alımış ve müridine şöyle söylemişti; "Git kapının önüne çık ve "Garip Seyyid bu dünyadan göçtü" diye sâlâ ver. Bir müddet sonra da ruhunu teslim eder. Seyyid Burhaneddin Tirmizi, 1242'de vefat etmiştir.

 

Şeyhinin vefat haberini alan Mevlana, büyük üzüntülerinden birini daha yaşamış; hemen Kayseri'ye gelerek mezarını ziyaret etmiştir. Konya'ya dönerken de şeyhini kitaplarını yanında götürmüştür.

Garip Bir Karşılama

 

Mevlana, bir ilim adamı olmuştu. Tefsir, hadis, fıkıh, lügat, arapça ve farsça'yı öğrenmişti.Babası, Bahâeddin Veled ve şeyhi Seyyid Burhaneddin Tirmizi'den feyz almıştı.. Müridleri ve öğrencileri vardı. Müridlerinin ve öğrencilerinin eğitimi için çalışıyordu. Ancak, Mevlana'nın mana alemindeki yükselişi sona ermemişti. Babasını ve şeyhini kaybeden Mevlana yalnızdı.. Ama bu yükselişin tamamlanması, yalnızlığın da giderilmesi gerekiyordu.

 

1244 yılı Kasım ayının sonlarına doğru bir gün, Mevlana Celaleddin, ikindi vakti Altun-aba medresesi'ndeki dersini bitirmiş, yanında birkaç müridi olduğu halde evine dönmektedir. Bedeni bineğinin üzerinde, ruhu ise mana aleminin derinliklerinde seyahat etmektedir. İşte bu sırada Mevlana, birilerinin bineğinin dizginlerini tutarak, hayvanı durdurduğunu fark eder. Karşısında ışıklar saçan, keskin bakışlı bir çift göz vardır.

Mevlana'nın bedeni ve ruhu titrer. Bir müddet öylece birbirlerine bakarlar.

 

Uzun bir sessizliğin ardından meçhul adam söze başlar:  "Sen, Belh'li Sultanü'l Ulema Bahâeddin Veled'in oğlu

 

Muhammed Celâleddin değil misin?

 

Mevlana: "Evet" der.

 

Meçhul adam devam eder:

 

"Ey madde ve mana altınlarının sarrafı! Benim bilmediğim bir şey var. Söyle bana. Hz. Muhammed mi (s.a.v) büyüktür yoksa Beyazıd-ı Bestâmi mi?

 

Beklenmeyen bu soru Mevlana'yı şaşırtmıştır. Fakat adamın boş birisi olmadığını anlamış, ona cevap vermiştir. 

 

"Bu ne biçim soru? Elbette Hz.Muhammed büyüktür..."

 

Adamın keskin bakışları yumuşar. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardır. Tekrar sorar:

 

"Doğru diyorsun ama Hz. Muhammed "Ya Rab! Seni tenzih ederim. Seni layıkıyla bilemedik. Sana günde yetmiş kere istiğfar ederim" buyurur. Beyazıd-ı Bestami ise, "Ben kendimi tenzih ederim. Benim şanım yücedir. Çünkü bedenimin her zerresinde Allah'tan başka bir varlık yok" diyor. Buna ne dersin?

Mevlana soruyu da konuyu da kavramıştır.

 

Cevap verir:

 

"Hz. Muhammed öyle söylüyordu. Çünkü O, sayısız makamlarda dolaşıyordu. Her makam ve mertebeye vardığında önceki bilgi ve hallerinden istiğfar ediyor, "Ey bizim aklımızdan ve anlayışımızdan yüce olan Rabbim! Biz, seni layıkıyla bilemedik." diyor; hiçbir makam ve mertebede kalmıyor; sürekli yükseliyordu. Bir mutasavvıf olan Beyazıd-ı Bestami ise, vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılmıştır. Bu yüzden kendinden geçti, orada kaldı ve bu sözü söyledi." Meçhul adam aldığı cevap karşısında büyük bir sevinç duyar. Mevlana da katırından inerek, meçhul adamla kucaklaşır. Sonra kol kola girerek medreseye doğru yürürler. Görenler bu karşılaşmayı ve kavuşmayı hayretler içerisinde seyreder..

 

Şemsli Günler

 

Mevlana yalnızlıktan kurtulur, Şemsli günler başlar. İki gönül çağlayanının kaşılaşması, büyük bir dostluğun başlangıcı olur... Mevlana ders ve vaaz vermeyi bırakır... Günlerce Şems-i Tebrizi ile mana sohbetlerinde bulunur. Çevresindekiler, Mevlana'nın her işten elini eteğini çekmesini ve herkesten uzak yaşamaya başlamasını çekemez, Şems-i Tebrizi hakkında çeşitli söylentiler çıkarırlar. Mevlana ve Şems-i Tebrizi arasındaki gizemli dostluk anlayamayanların söylentilerine neden olur. Şems gücenir söylentilere.. 1246 yılının Mart ayının soğuk bir günü Konya'yı terk eder ve Şam'a gider.

 

Mevlana biricik gönül dostunun bu şekilde gitmesinden dolayı büyük üzüntü duyar ve çevresiyle olan ilişkilerini tamamiyle keser. Mevlana'nın bu durumuna herkes, hatta bu söylentileri çıkaranlar dahi üzülür.. Zira birbuçuk yıllık gönül dostu Mevlana üzerinde büyük izler bırakmıştır. Bu üzüntü Şems-i Tebrizi'den aldığı bir mektupla sona erer. Ve Mevlana sanki yeniden hayat bulur,. Şiirler söylemeye, dostlarıyla sohbetler etmeye başlar.

Sonraları Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, Şems-i Tebrizi'nin bulunup Konya'ya getirilmesi için görevlendirilir.

 

Sultan Veled, yanında Mevlana'nın yazdığı bir mektupla Şam'a gider... Şems'i bulup Konya'ya davet eder. Sultan Veled'le 1247 yılının Mayıs ayında Konya'ya gelirler. Mevlana yaklaşık bir yıllık aradan sonra dostuna kavuşmuştur. Ve Mevlana eski Mevlana olmuştur ve çevresindeki herkes buna çok sevinmiştir. Bu arada Mevlana, bakımını üzerine aldığı Kimya Hatun'u Şems ile evlendirir.  Şems ile ilahi sohbetler yine başlamış. Mevlana medreseye uğramaz, dostları ve öğrencileriyle görüşmez olmuştur. Bu olanlarda Şems'in büyük bir etkisi vardır ve Şems için yine söylentiler çıkmıştır.

 

Sonunda olacak olan olmuş, Şems, söylentilerin yoğun olduğu dönemlerde bir gece vakti ortadan kaybolmuştur. Mevlana için yine hasretlik dolu günler başlamıştır ve dostundan haber alamamanın verdiği üzüntülerle O'na şiirler ve mektuplar yazmaya koyulmuştur... Fakat ona yazdığı mektuplardan karşılık alamamıştır.  Bu arayıpta bulamamak ve yakıcı olan hasretliğin sonunda Mevlana, kaybolan Şems'i kendinde bulduğunu söylemeye, onunla bir ve beraber olduğunu anlatmaya başlamış.

 

Bir Sarraf: Selahaddin Zerkubi

 

Şems'i bulamamak, Mevlana'yı ümitsizliğe itmemiş; bilakis coşkun bir ruh haliyle başbaşa bırakmıştır. Mevlana, yine eski günlerine dönmüş, semaya, okumaya ve gönüllere ışık olmaya başlamıştır. 

 

1249 yıllarında Kuyumcular Çarşısı'ndan geçerken Selahaddin'e ait dükkânın önünde geçen olayları anlatan bir menkıbeye bağlanan karşılaşma, Mevlana ve Selahaddin Zerkubi dostluğunun başlamasına vesile olur.  Menkıbeye göre; Mevlana, Kuyumcular Çarşısı’na uğramış, Selahaddin Zerkubi’nin dükkanının önünden geçerken, içeride altın işleyenlerin çekiçlerinin seslerinden cezbeye kapılmış, büyük bir coşkuyla semaya başlamıştır.Onun bu halini gören Selahaddin Zerkubi de ona katılır. Çıraklarına da “Altının zayi olmasından çekinmeyin, yaprakları dövmeye devam edin!” diye seslenir.

 

Uzun süren semadan sonra dükkâna girdiklerinde gördüğü manzara Selahaddin’i şaşırtır. Çünkü bir zerre bile altın zayi olmamıştır. Bütün bu olanlar Selahaddin’in de Mevlana’ya gönülden bağlanmasına sebep olur. Artık Mevlana’nın Şems’ten sonraki en yakın dostudur. Selahaddin Zerkubi, bazı yönleriyle Şems’e benzemektedir ya da Mevlana öyle görmektedir. O da medrese de öğrenim görmemiştir. Ancak Burhaneddin Tirmizi’nin ve Şems-i Tebrizi’nin sohbetlerinde bulunmuş, ruh dünyası engin ve derin bir insandır. Kuyumculuk yapmaktadır… Ve işinde mahirdir.

 

Mevlana, irfanı yüce bu insanla gönül dostu olmuş; öğrencileriyle ilgilenmesi için onu görevlendirmiştir. Hatta çevresindekilere Selahaddin’e uymaları konusunda talimat verir. Onu kendisine halife tayin eder. Bu arada oğlu Sultan Veled’i Selahaddin Zerkubi’nin kızı Fatıma Hatun ile evlendirerek aralarında akrabalık bağı da kurar. Çevrede dedikodular yine başlamıştır. Selahaddin’in cahil birisi olduğu, Mevlana’nın ona gereğinden fazla değer verdiği… gibi söylentiler gittikçe yayılmaktadır. Fakat bu söylentilere iki dost kulak asmazlar.

 

Mevlana ile Selahaddin Zerkubi’nin dostlukları on yıl kadar sürer ve Selahaddin, uzun süren bir hastalığın ardından 28 Aralık 1258 yılında vefat eder. Sultanü’l Ulema Bahâeddin Veled’in yanına defnedilir.

 

Mevlana ve Hüsameddin Çelebi

 

Selahaddin Zerkubi’nin vefatından sonra Mevlana, bir dostta bulunabilecek özellikleri, kendi manevi ve ilmi terbiyesi altında yetişen Hüsameddin Çelebi’de bulur. Mevlana, belki de diğer dostlarının maruz kaldığı dedikodulara meydan vermemek için onu halife olarak ilan eder.

1264  Hüsameddin Çelebi, on beş yıl kadar Mevlana ile beraber olur ve ona hizmet eder. Onu, Mesnevi’yi yazması konusunda teşvik eder. Gece ve gündüz, zaman ve mekan demeden Mevlana’yı takip ederek ilk on sekiz beyit hariç, Mesnevi’yi yazar.

 

Ayrılık Vakti Yaklaşırken

 

Mesnevi’nin altıncı cildi tamamlandığı sıralar Mevlana hastalanır ve yatağa düşer. Dostları akın akın kendisini ziyarete gelir ve şifa dilerler. O ise şifayı değil, Hakka kavuşmayı istemektedir.

 

Mevlana, 16 Aralık 1273 Cumartesi günü iyileşir gibi olur. Gün boyunca ziyaretine gelenlerle konuşur. Yanında gönül dostu, öğrencisi, halifesi Hüsameddin Çelebi, oğlu Sultan Veled, hekimler ve bazı dostları vardır.

 

Oğlu Sultan Veled, günlerdir babasının başını beklemiştir ve uykusuzdur. Sabaha doğru Mevlana oğluna seslenir:

 

“Bahaeddin! Ben iyiyim, sen git, biraz yat.”

 

Oğlu, gözyaşları içinde odadan ayrılır. Mevlana, hüzünlü bir şekilde arkasından bakar, yine seslenir:

“Yürü, git! Bırak beni, vaz geç şu geceleri dolaşıp duran yanmış yakılmış adamdan. Biz, yapayalnız geceleri sabahlara kadar sevda dalgaları arasında bocalar dururuz. Dilersen bağışla bizi, dilersen yürü, cefa et bize.”

 

Bu sözler Mevlana Hz.’lerinin son sözleridir ve Hüsameddin Çelebi bu sözleri gözyaşlarıyla yazar. Pazar günü Mevlana’nın evinde ve bütün şehirde derin bir sessizlik vardır. Akşamüzeri güneş batarken; o veli insan, gönüller sultanı Mevlana Celaleddin de fani alemden baki aleme yolculuk eder.

                                                               
                                “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız?
                                         Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.”

                                                                                     
     İnsan'ı Kâmil

 

İslam inancına göre “Ahsen-i takvîm” üzere yaratılan insan, Allah’ın “kendi rûhundan üflediği”, “yaratılmışların en şereflisi” ve “Allah’ın yeryüzündeki halifesi” gibi vasıflarla tanıtılmaktadır. Özünde bu derece yüce vasıflar taşıyan insan ilâhî iradenin kendisine gösterdiği hidâyet ve delâlet arasında isabetli bir tercihle doğru yolu seçtiği gibi bazen de özünde taşıdığı değerlerden uzaklaşarak yanlış tercihlerde bulunabilmektedir.

 

Küfür ve îmânı, iyi ve kötüyü, hayır ve şerri yaratan, fakat kullarının küfür, kötülük ve şerde olmalarına razı olmayan Cenab-ı Hak, kendi özündeki değer ve yaratılış gayesinden uzaklaşan insanı imana, iyiye, güzele ve hayra yöneltmek için dinler ve o dinleri insanlara ulaştıran peygamberler göndermiştir. İlâhî iradenin tecellisi ve Allah ile insanlar arasındaki irtibatı sağlamakla görevlendirilmiş olan peygamberler, getirdikleri dinleri insanlara anlatmakta, onların hakikati bularak yaratılış gayelerine mutabık bir çizgiye dönmelerini temine çalışmaktadır.

 

Bu kudsî ve zor görevi üstelenen elçilerin insanların kendi içinden seçilmiş olması da yine insanın yaratıcı karşısındaki mevkîi ve değerlerine işarettir.

İslam’a göre ilk insan aynı zamanda bir peygamberdir. Kur’ân-ı Kerîm’de isimleri zikredilen peygamberlerin yanı sıra Allah tarafından bu kudsî görevle görevlendirilmiş başka peygamberlerin de olduğu yaygın bir inanıştır. İnsanların genellikle aynı esaslara inanmaya ve aynı davranışlardan kaçınmaya çağıran peygamberler vazifelerini yerine getirirken gönderildikleri toplumların gerçekleri, insanların özellikleri ve verilen görevin en güzel şekilde îfâ edilmesi için muhtevâ ve metot olarak, çeşitli uygulamalarda bulunmuşlardır.

 

Son ilâhî din olan İslam, onun insanlık için “rehber ve hidayet kaynağı” olarak nitelendirilen kitabı Kur’ân-ı Kerîm ve Allah’ın “rahmet tecellîsi” olarak insanlara Hak ve hakikati anlatmak için gönderdiği Hz. Peygamber, bu ilâhî tecellinin son temsilcileridir. Kendisinden sonra peygamber gelmeyeceği için Hz. Peygamberden sonra bu görev “âlimler peygamberlerin varisleridir” anlayışınca ilim ve irfan ehline geçmiştir. Hz. Peygamber’in getirdiği dini tebliğ ve insanların kendi özlerinde bulunan ilâhî yüceliğe ulaştırmakta kullandığı metot ve vasıtalar kendisinden sonra bu görevi icra edenler için de vazgeçilmez birer numunedir.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî , XIII. Yüzyılda yaşamış mutasavvıf bir mürşid-i kâmildir. Onun asırlardır süregelen tesir ve etkileri tüm dünyanın dikkatini çekmektedir. Onun anlayışıyla İslam’ı tanıyan farklı dinlere mensup kimseler Müslümanlığı tercih etmekte, Müslümanlar ise engin sevgi, aşk, hoşgörü ve samimiyet dolu bir dini yaşantı için onun eserlerini ve düşüncelerini anlamaya çalışmaktadırlar. İslam dünyasının dini, ilmi ve içtimai açıdan birçok sıkıntılarının olduğunu günümüzde bu problemlere çözüm önerileri sunabilecek fikirler, ancak büyük kargaşalıklar ve çalkantıların yaşandığı dönemlerde fert ve toplumun dini ve içtimai yapısını ayakta tutmayı ve yeniden inşasını başarmış bir rehber ve mürşidle mümkün olabilir.

 

Bize gör, İslam’ın cihanşümul dinamizmini en iyi şekilde anlayıp, yorumlayan ve insanlığa anlatan Mevlâna da böylesi bir düşüncenin ortaya konulması açısından uygun bir seçenektir. İnsanlık nasıl bir anlatım, sunuş ve davete muhatap olmalıdır ki, yaratıcısının onun mutluluğu için göndermiş olduğu son ilâhî dini doğru bir şekilde anlasın, algılasın ve kurtuluşunu elde edebilsin? Mevlâna’nın dini tebliğ ve irşadında kullanmış olduğu metot ve vasıtalara bakıldığı zaman başta onun referansının dini ve tasavvufi olduğunu söylemek mümkündür.

 

Her iki alanda da zirve de bir âlim ve mutasavvıf olarak karşımıza çıkan Mevlâna, her şeyden önce Kur’ân-ı Kerîm ve hadislere son derece vâkıftır. Her iki dini kaynağı da son derece yetkin ve maharetle kullanabilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’e getirmiş olduğu yorum, tefsir ve izahlar, işârî tefsir ekolü içerisinde mütâlaa edilebilir. Kur’ân ilimlerindeki bilgi zenginliği ise onun müderris yönünü ortaya koymaktadır. Eserlerinde kullanmış olduğu hadisleri iki gurupta ele almak mümkündür.

 

Eslerilerinde sahih ve bilinen rivayetlerin yekûnu oldukça fazladır. Sıhhat ve hadis ilmi açısından değer hükümleri tartışılan diğer bir gurup hadisten de bahsedilir, ancak bu rivayetleri, tasavvufi düşünce içerisinde sık kullanılan ve tasavvufi kıstaslarla değerlendirilen hadisler olarak değerlendirmek daha yerinde olur. Vaaz ve nasihatlerinde aşırı dikkatli, kullandığı ifade ve muhataplar konusunda seçisi, müspet, sevdirici, müjdeleyici bir tavır sezmek mümkündür. Kıssa ve menkıbelerle geçmiş toplumların müspet ve menfi yönlerini ortaya koyarak insanların hisse almasını, bu sayede onlara hata ve kusurlarını düzeltme ve kontrol etme imkânı sunmaktadır.

 

Anlaşılması güç ve mücerred kavramları, temsili anlatımlarla müşahhaslaştırmakta, zor gibi görünen bir çok konuyu tahkiye metoduyla anlaşılır ve kolayca hatırda tutulur hale getirmektedir. Edebi ve bedîi zevk sahipleri için dini ve tasavvufi hakikatleri şiir kalıpları içerisinde sunmakta, bazen sade ve basit dizeleri, sehl-i mümteni denilebilecek bir kolaylık ve güzellikte ortaya koymakta, bazen da coşkulu, en girift edebi sanatları ustalıkla kullandığı şaheser beyitler terennüm edebilmektedir.

 

Etrafındaki herkesle yakından ilgilenmesi, küçük bir çocuktan esirgemediği ilgi ve alakasını, bazen bir ihtiyaç sahibine, bazen de bir kimsesize aynı şekilde sunabilmesi, her türlü ilişkiden faydalı bir netice elde edebilmesi onu başarılı kılan etkenlerdendir. Kendisi için hiçbir istek ve menfaate dönüp bakmazken, başkalarına yardımcı olabilmek için her türlü fırsatı değerlendirmeye çalışması da mektuplarında ortaya çıkan başka bir âlîcenâp yönü olarak temayüz etmektedir.

 

Bir müderris ciddiyeti ile yaklaştığı ilmi problem ve tartışmalardan muvaffakiyetle çıkması onu ilim ve fikir adına farklı bir ses olarak ortaya çıkarmaktadır. İman, ibadet ve ahlak onun irşadının olmazsa olmaz temel unsurlarıdır. Çünkü bu üç temel, Cebrail tarafından Hz. Peygamber’e dinin öğretilmesi adına sorulan sorulardır ve bunlar “Allah tarafından tamamlanmış ve razı olunmuş”, “Allah indinde yegâne” gibi vasıflarla nitelenen son ilahi ve evrensel dinin temelleridir. İman; insanın varlığın kaynağı ve yaratıcısı olan müteâl kudrete, O’nun “âlemlere rahmet”, “şahit”, “müjdeci” ve “uyarıcı” olarak gönderdiği elçilerine ve o elçilerin insanlara “yol gösterici” ve “hidayet kaynağı” olarak yaratıcıdan getirdikleri ilâhî kelâma inanmak, ikinci bir âlemin varlığına ve insanın bu âlemdeki tasarruflarının ikinci âlemdeki mevkîini belirleyeceğine vakıf olmaktır.

 

Mevlâna için insanın bu anlayışı idrak etmesi, yani iman etmesi, mutluluğun ve kurtuluşunun yegâne kaynağıdır. Onun bütün çabası bu idraki tüm fertlere, toplumlara, her çeşit, her din, her dil ve her renkten insanın yakalayabilmesidir ki, bu aynı zamanda insanın varlığının değerini anlaması ve varlık içindeki her şeyi yerli yerinde algılanabilmesidir. Mevlâna’nın başta kaza ve kader, irade ve ihtiyar gibi İslam ilahiyatında ilmi tartışmalara konu olan hususlarda Ehl-i sünnet düşüncesini benimsediğini, Mû’tezile ve Râfızilik gibi düşünce ekollerine karşı tavır aldığını görmekteyiz.

İbadetler, insanın gerçek anlamda varlığı kavraması ve yerli yerinde değerlendirmesinin bir neticesidir. Kulun yaratıcıya yaklaşması olarak değerlendirilen ibadetler için yapılacak davetin kalitesinden, insanın rûhen ve bedenen bu yakınlığa layık bir temizliği elde etmesine kadar her türlü hazırlık, bu yakınlığın mahiyeti düşünüldüğü zaman önemlidir ve hiçbir şekilde ihmal edilmez.

 

Kulun Allah’a en fazla yaklaştığı anı, secdeyi de içine alan, ruhen bir yükseliş (miraç) ve bahşettiği her türlü nimet için ilahi kudret önünde hazır bulunmak olarak nitelendirilen namaz kadar hiçbir şey, Mevlâna’nın eserlerinde daha fazla yer almaz ve ısrarla üzerinde durulmaz. Namaz insanı her türlü kötülükten koruduğu gibi oruç da insanı koruyan, ona gelebilecek zararları engelleyen bir kalkandır. Zekât fert ve toplumu ayakta tutan, malı ve sahibini arındıran ilâhî bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma mükellefiyetidir. Hac, evden daha çok evin sahibini hatırlamaktır.

 

Telbiye aynı zamanda kulun bütün kabulleri ile birlikte ilâhî davete icabetinin dile getirilmesi, kulun varlığını yaratıcının emrine sunulması olarak değerlendirilmektedir. Aynı dinin temsilcilerinin bir araya gelerek müşterek problemlerine çözümler aradıkları bir platform olarak nitelendiren bu ibadet, aynı zamanda bu fani âlemde yaşanan bir mahşer provası niteliğini de haizdir.

 

Bütün bu farz ibadetlerin yanı sıra kulun Allah’a yakınlaşmasına vesile olabilecek nafile ibadetler, gönülden ve dilden hiçbir zaman çıkarılmaması gereken Allah’ın devamlı anılması olarak zikir ve virtler de Mevlâna’nın farz ibadetlerin muhafazasında önemli gördüğü bir husustur.

 

Tasavvuf fert ve toplum hayatında önemli bir eğitim ve aydınlanma ameliyesidir. Bu ahlaki eğitimin gerçekleşmesi, insanı her türlü arızi hallerden soyutlayarak, yaratılış gayesi ve özünde bulunan cevherin ortaya çıkarılması ve geliştirmesini hedefleyen bir eğitim ve öğretim (irşad), din, toplum ve insan gerçeğini bilen, gerçek manada yeterli ve tasavvufi düşünce ve uygulamaları yerli yerinde kullanılabilecek “kâmil” bir mürşid (eğitici-öğretici) ve bu eğitim-öğretime açık, istekli, gayretli ve kabiliyetli bir mürid (öğrenci) gibi unsurların bir araya gelmesi ile mümkün olacaktır.

 

Bu eğitim süresince belirli makamlar geçilecek, belirli haller yaşanılacak, biri diğerine basamak olacak şekilde yoğun ve yorucu bir süreç yaşanacaktır. Bu meşakkatli yolculuğu (seyr u sülûk) kulun varlık ve yaratıcı karşısındaki konumunu değerlendirmesi ve kendi özündeki kabiliyetleri geliştirmesi olarak değerlendirmek de mümkündür. Bunun yanında kendini bilmiş, varlık karşısındaki değer ve konumunu idrak etmiş insanın belirli ahlaki güzelliklerle takviyesi ve bilinen kötü davranış ve fiillerden uzaklaştırılması da gerekmektedir. Ahlak-ı hamide ve ahlak-ı zemine olarak tasnifi mümkün olan bu eğitimle kazanabileceği önemli hususlardır.

Netice itibariyle Mevlâna Celâleddîn Rûmî, her şeyden önce Müslüman bir mutasavvıftır. Şair, edip, musikişinas, müderris gibi vasıfları da bu iki temel vasfı takip etmektedir. İslam’ın insanlığa sunmuş olduğu bir değer, insanlık ve tefekkür dünyasının yetiştirmiş olduğu istisna bir kabiliyettir.

 

Hz. Ebubekir’in kesilmeyen neslinden, saf ve temiz soyundan gelen bir rehber ve mürşiddir. İnsanın hem fani olan bu imtihan âleminde hem de ebedi âlemdeki mutluluğunu hedef almıştır. Bütün çaba ve gayreti, her nefesi bu ulvi gayeyi gerçekleştirmeye matuf hizmetlerle geçmiştir. Aşktan doğmuş, aşkı tüm âleme yaymak için çalışmış ve aşk ile sırlanmış bir Allah dostu ve aşk evladıdır.

 

O Hak ve hakikat yolunda Allah’ın rızasını elde etmek için Hz. Peygamber’in mirasına sahip çıkmış hayırlı bir varisidir. Cenab-ı Hakk’în nübüvvet pınarından tüm aleme yayılan ab-ı hayatı tatmış, bütün alemi de bu rahmet kaynağına yönelterek asırlara hükmetmiş bir yol göstericidir.

“
Her peygamberin, her velinin bir mesleği vardır. Fakat değil mi ki hepsi halkı Hakk’a ulaştırıyor, birdir…”

 

Düşünceleri 

 

Hz.Mevlânâ için ölüm, sevgiliye kavuşmaktır. Bir gazelinde ölüm hakkında şöyle der:  

Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma...
Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;
Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır,
Cenâzemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme,
Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,
Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ demeye kalkışma,
Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?
Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç
Zîrâ senin Hayy u Hû’yun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır .
 
Bir başka şiirinde de şöyle der:
 
Kardeş, mezârıma defsiz gelme;
çünkü Allah meclîsinde gamlı durmak yaraşmaz.
Hak Teâlâ beni aşk şarabından yaratmıştır.
Ölsem, çürüsem bile ben yine o aşkım .

Hz.Mevlânâ, hayatı boyunca Kur’an hükümlerinin âdâbına riâyet ederek, Allah’ ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; kendi ilmini, irfânını, benliğini, hâsılı tüm varlığını Hz.Muhammed’in varlığında yok etmiş, gerçek takvâ sahibi bir şahsiyettir.

 

Mesnevî’nin V.Cildinde şöyle der:

 

Şerîat muma benzer, yol gösterir; ele mum almadan yol alınmaz.

Yoldan yürüyüp gittin mi, bu gidişin, bu yürüyüşün tarîkattır.

Ulaştın mı, gideceğin yere vardın mı, maksadına eriştin mi, bu da hakîkattır.

Şerîat bilgidir; tarikat iş, güç, kulluk; hakîkatse, Allah’ a ulaşmaktır.

Şu rubâîsinde de Kur’an-ı Kerim ve Hz.Muhammed’e bağlılığını apaçık ortaya koyar;

 

Men bende-i Kur’ânem, eger can dârem,
Men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem,
Ger naklî koned cuz in kez ez guftârem,
Bîzârem ez u vez an suhan bîzârem.
 
Canım bedende oldukça Kur’ân’ın kuluyum,
Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım,
Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse,
O nakledenden de bezmişim ben, bu sözlerden de bezmişim.
 

Hz.Mevlânâ’nın tasavvufu hiçbir zaman bir bilgi sistemi yâhut hayâlî bir idealizm değildir. Onun tasavvufu irfân, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır. Gâye kulluk ve yokluktur.

O, hayatın bütün gerçeklerini kabûl eder. Miskinliği, hayattan el-etek çekmeyi reddeder. Ona göre dünyâ, Allah’tan gâfil olmaktır, hayâtın gerçekleri değil.

 

Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda varlığın, yaratılışın, hayatın mânâsı aşktır.

Aşk ise Allah’ın vasıflarındandır. O’ndan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabîbi, bencilliğin devası, elemlerin merhemi İlâhî Aşk’tır . Hz.Mevlânâ’ya göre insan, duygu ve düşüncelerden ibârettir. Bir şiirinde şöyle der:

Ey kardeş! Sen yalnız duyuş ve düşünüşten ibâretsin,
Geri kalanın ise sadece et ve kemiktir.

Hz.Mevlânâ’nın kâinâtı kucaklayan insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah’a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedî feyze tam mazhâr oluşunun tabîî netîcesidir.

 

O, Müslümanlığın üzerinde hassâsiyetle durduğu “insan yaratılmışların en şereflisidir” düstûrunun şuuruyla insanları kucaklar, yaratılmışları âşık olduğu yaratandan ötürü bir nefs mücâdelesine girmeden rahatlıkla hoş görür .

 

Hz.Mevlânâ’nın tüm insanlara vasiyeti ile bu bölümü noktalıyoruz.

Ben size;
 
Gizli ve âşikâr olarak Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.
 
Az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi,
 
Allah’ın buyruğuna boyun eğmenizi,
 
Kötülük etmemenizi,
 
Oruca ve namaza devam etmenizi,
 
Şehvetten uzak durmanızı,
 
İnsanlardan gelecek ezâya ve cefâya tahammül etmenizi,
 
Mallarını beyhûde yere harcayanlarla, ayak takımı ile oturup kalkmamanızı,
 
Kerem sahibi ve sâlihlerle beraber olmanızı tavsiye ederim,
 
İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.
 
Sözün en hayırlısı da az ve öz olandır.
 
Hamd yalnız tek olan Allah’a mahsustur.
 
Tevhîd ehline selâm olsun .
 
Eserleri

 

Hz.Mevlânâ’nın en büyük eseri, Türk- İslâm sanatının şaheserlerinin başında gelen Mesnevî’sidir. 25000’i aşkın beyitten oluşan bu eserde, İslâm düşüncesi çeşitli  hikâye ve darb-ı mesellerle anlatılmaktadır. Form gereği arûzun “fâilatün/ fâilatün/ fâilün” vezniyle ölçülmüş olan eserin beyitleri kendi aralarında kâfiyelidir. Mesnevî’nin ilk 18 beyti Hz.Mevlânâ’nın bizzat kendisi tarafından yazılmış, kalanı ise Çelebi Hüsâmeddin tarafından kaleme alınmıştır .

Muhtelif zamanlarda söylediği gazelleri Dîvân-ı Kebîr yahut Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî adlarıyla toplanmıştır. (Hz.Mevlânâ kendisini Şems-i Tebrîzî ile bir kabûl ettiğinden, şiirlerinde Şems-i Tebrîzî mahlasını kullanmıştır). Arûzun çeşitli kalıplarının kullanıldığı bu şiirlerde, muhtelif konular işlenir .

 

Dörtlükleri de Rubâiyyât başlığı altında toplanmıştır .Fîhi-mâ-fîh, Hz.Mevlânâ’nın sohbetlerinin not edilmesinden meydana gelmiş Farsça mensûr eseridir. Bu eserde âyetler tefsîr edilmiş, hadîsler şerhedilmiş, böylece tasavvufî dünya ve ahiret görüşleri amel, ahlâk, ibâdet konuları hikâyelere bağlanarak anlatılmıştır .

 

Hz.Mevlânâ’nın bir diğer eseri de yedi vaazının veya öğüdünün not edilmesiyle meydana gelen Arapça-Farsça mensûr eseri Mecâlis-i Seb’a’ dır. Bu vaazların Şems-i Tebrîzî ile buluşmadan önce Konya câmilerinde oğlu Sultan Veled ve diğer kâtipler tarafından yazıldığı rivâyet olunur .

 

Mektûbât da Hz.Mevlânâ’nın mensûr eserlerindendir. Başta Alâeddin Keykûbat olmak üzere Selçuklu Devleti’nin ileri gelenlerine, dostlarına herhangi bir konu ile ilgili olarak yazdığı 145 mektubun bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur.

 

Hz.Mevlânâ’nın gerek mensûr ve gerekse de manzûm tüm eserlerinde; olağanüstü bir akıcılık gözlenir. Üslûbu süslü fakat anlaşılırdır. Âyetler, hadîsler hikâyelerle açıklanmış; konular zevkle takip edilir bir hâle getirilmiştir.

 

MEVLEVÎLİK

 

1- Kuruluşu

 

Ölüm gününü Hakk’la vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri.

 

Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani İslâm’a çağıran bir el...

İslâm Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.

Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ

  

Gel!.. Ne olursan ol, yine gel...
İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta...
İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni...
Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel. .

Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler.

 

Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na, Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı.

 

2 - Çile Sistemi  

 

Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren “çile” denilen bir eğitimden geçiyordu.

 

Çile şöyle uygulanıyordu:

 

Mevlevî olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa “matbah” denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu. 

 

Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema’ meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş “dede” ler nezâret ederdi .

 

3 - Mevlevîlik ve Sanat

 

İslâm dininde mûsikî ve raksla ilgili ilk belgelere Meraga’lı Abdülkâdir’in Makâsidü’l Elhân adındaki eserinde, sema’a ise mîlâdî X.yüzyıldan itibaren bazı kaynaklarda rastlanır.

Mevlânâ’nın büyük bir din ve sanat bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri vardı. Sofiyane vecd ve isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş olan gönlünü şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın ulviyet ve kudsiyetinde eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî hâdiselerin üstünde tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle “Elest Bezmi’nin âvâzesi” diye târif etmişti.

 

Bu yüzden mevlevihâneler, mânevî eğitim işlevlerinin yanı sıra devrin güzel sanatlar akademileri yahut konservatuarlarıydılar .Mevlevîlerin zikri olan sema’, mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde nazarî ve amelî mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk Mûsikîsi’nin en büyük bestekârları mevlevîhânelerden yetişmişlerdir. Bu eğitimin yanı sıra edvârlar ve muhtelif nota mecmuaları tertip edilerek, eserlerin gelecek nesillere intikâli de sağlanmıştır.

 

Mûsikî sanatımız üzerinde Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, “Türk Klâsik Müziği mevlevîhânelerde gelişmiştir” denebilir. Nefî, Neşâti, Fasih Ahmed Dede, Esrâr Dede, Nâbi, Şeyh Gâlib gibi divân edebiyatımızın büyük şairleri de mevlevîdirler .

 

Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda gâye aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle -yani iç âlemiyle- ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk kaidelerinin en yücelerine ulaşmayı hedef almıştır. Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir tezâhür olan şiir, mûsikî, raks ve diğer güzel sanatlar insanı kötülüklerden uzaklaştırıp, ilâhî amaca yaklaştıracak araçlar olarak görülmüş, bu yüzden Mevlevîliğin önemli rükünleri hâline gelmiştir.

 

4 - Sem⒠Töreni  

 

Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur . Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema’ Töreni’ ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nâ’t- ı Şerîf eklenmiştir . Sema’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde eder.

  

Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur .

Mutrıbdaki saz grubu asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab, kanun, tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında bir neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün mukaabeleyi kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle usûl vurarak eseri okurlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil) ile, bir diğeri de zilsiz def (bendir) ile usûle iştirak eder .

 

Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendi’nin Rast makamından bestelediği bu na’t-i, na’t-hân ayakta ve sazsız okur.  

 

Na’t’i, kudüm darbları izler. Bu Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. İslâm inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir