|
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî
Önsöz :
Mûsikî tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Bilim adamları insanların konuşmayı bilmedikleri devirde duygu ve düşüncelerini mûsikî ile anlattıklarını söylüyorlar. Mûsikînin dinden doğduğu düşüncesi de bugün mûsikî tarihçileri, felsefeciler ve sosyologlar tarafından benimsenmektedir. İlkel toplumlarda mûsikî bir ibâdet, insanları Yüce Yaratıcı ya ulaştıran bir olgu, hatta Tanrı'nın insanlara bir lûtfu kabul edilirdi.
Totemizm, Şamanizm, Animizm gibi dinlerde mûsikînin önemli rolü vardı. Bu dinlerin etkisindeki toplumlarda müzisyenler aynı zamanda din adamlarıydılar. İslâmiyet i kabûlden önce atalarımızın dini olan Şamanizmde kam, baksı ya da şaman denilen din adamları ellerindeki çalgı ile çalıp söyleyerek dînî mesajlarını iletirlerdi. İslâmiyet de bu sanatın karşısında olmamıştır. Ancak her olgu gibi mûsikînin de iyi ve doğru yolda; iyi ve doğru duyguları hissettirip, ortaya çıkaracak şekilde kullanılması istenmiştir.
İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.), Kuranın güzel sesle ve bir kaideye bağlı âhenkle okunmasını emretmiştir. Tecvid ve kıraat böylece doğmuştur ki, bu ilimlerin mûsikî ile yakın ilişkileri vardır. Mûsikî, İslâmiyeti kabûlden sonra da müslüman Türklerin yaşamlarının her safhasında önce olduğu gibi yer almaya devam etmiştir. Düğünlerde, bayramlarda, asker uğurlama ve karşılama törenlerinde, her türlü dînî törenlerde, hatta savaşlarda bile mûsikî yer almıştır.
Dînî Türk Mûsikîsi icrâ edildiği mekânlara göre Câmi Mûsikîsi ve Tekke Mûsikîsi başlıkları altında ikiye ayrılabilir. Birbirine yakın bu iki türden Tekke Mûsikîsinde insan seslerinin yanı sıra enstrümanlara da yer verilmiştir. Câmi Mûsikîsi nde ise enstrüman kullanılmaz. Ezan, kaamet, salâ, salâtüs-selâm, mirâciye, mevlîd, tekbîr, temcîd, tesbîh, mahfel sürmesi, münâcaat gibi câmiye ait formlarla; mevlevî âyini, nefes, durak gibi tekkeye ait formlar ve her iki mekânda da ortak kullanılan ilâhi, tevşîh, şugl, na t gibi formlar Dînî Türk Mûsikîsi ni oluşturur.
Câmi Mûsikîsi eserlerinde görülen
zâhidâne, ağır başlı üslûp, Tekke Mûsikîsi eserlerinde yerini tasavvufî
bir coşkuya bırakır. Bu coşkulu oluşumda bir çok tarikatta yer alan ve
mûsikî eşliğinde yapılan zikir in rol oynadığı söylenebilir. Tekke
Mûsikîsi formlarından en gelişmiş olanı Mevlevi Âyinleri dir. Bu
eserler aynı zamanda tüm Türk Mûsikîsi nin en geniş, en sanatlı ve en
önemli eserleridir.
Mevlevî Âyinleri; Hz.Mevlânâ nın
ebedî âleme intikâlinden sonra ona ve onun düşüncelerine âşık insanların
kurdukları Mevlevîlik tarîkatının ürünleridir. Bu yüzden kitabımıza
Hz.Mevlânâ ve Mevlevîliği anlatarak başladık. Kitabımız bir Mevlânâ
biyografisi yahut bir Mevlevîlik araştırması olmadığından bu bölümlerde
genel ve üzerinde ittifak edilen bilgilere yer verdik. Mümkün olduğunca
ayrıntılardan uzak durmaya çalıştık.
Mevlevî Âyinlerinin bestelenmesine
sebep olan Semâ Törenini anlatırken semâ fotoğraflarıyla konunun
anlaşılırlığını arttırmaya gayret ettik. Çünkü Mevlevî Âyini form olarak
Semâ Töreninden hareket almakta; her kısmı Semâ Töreninin bir
kısmını mânâ ve biçim yönünden yansıtmaktadır.
Hiç şüphe yok ki, Mevlevî Âyinleri
konusu bir değil yüzlerce kitap konusu olabilecek, üzerine ciltlerce
eserler yazılabilecek kadar geniştir. Biz burada Mevlevî Âyinlerinin
temel özelliklerini araştırıp ortaya koymaya uğraştık.
Mevlevî Âyini bestekârlarının doğum
- ölüm tarihlerini tespitte hicrî tarih bildiren kaynaklara ve varsa
ebced hesabıyla düşürülen tarih dizelerine yönelip, onları titizlikle
milâdî tarihe çevirdik. Burada karşımıza çıkan hicrî yılın, milâdî yılın
bir değil çoğu kez iki yılına karşılık gelmesi problemini her iki yılı
da yazıp; kuvvetle muhtemel olan uzun yılın altını çizmek sûretiyle
çözmeyi uygun gördük. Bir örnek vermek gerekirse:
Dellâlzâde İsmâil Efendi hicrî 1212
yılında doğmuştur. Ölümü için Hâfızın mezar taşına düşürdüğü tarih
mısrâı ise hicrî 1286 ya karşılık gelir.
Huldü Dellâlzâdeye dâim mekân ede Hudâ H.1286
H.1212 yılı milâdi 1797 yılının 26
Haziranında başlayıp, 1798 yılının 14 Haziranında biter. Dolayısıyla
doğumu 1797-1798 yıllarından birisi olup çok az da olsa 1797 olma
ihtimali daha fazladır.
Ölümü olan H.1286 yılı ise milâdi 1869 yılının 13 Nisanında başlayıp, 1870 yılının 2 Nisanında son bulur. Dolayısıyla ölümü 1869- 1870 yılarından birisi olup, büyük ihtimalle 1869 yılıdır. (Kitapta verilen cetvel incelenirse her iki yılın da yazılmış, ihtimâli yüksek olan yılların altının çizilmiş olduğu görülür).
Yine Mevlevî Âyini bestekârlarını
listelerken vefât etmiş olanlarla yaşayanları ayrı ayrı sıralamayı uygun
gördük Vefât etmiş olanları ölüm tarihlerine, yaşayanları ise doğum
tarihlerine göre sıraladık.
Bestelenmiş bütün Mevlevî
Âyinlerine hakkında ne söyleniyor olursa olsun kitapta yer verdik.
Forma uygunluğu, geleneğe uygunluğu konusunda hiçbir ayırıma gitmeyip
bunu müzikolog ve icrâcıların yorumlarına bıraktık. Hz.Mevlana'nın Doğumu ve Ailesi
Hayâtı
Hz.Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan sınırları içinde bulunan - Belh şehrinde doğdu . Asıl adı Muhammed Celâleddindir. Âlimlerle dolu bir ailenin çocuğuydu. Büyükbabası Hüseyin Hatibî, yaşadığı devrin büyük bilginlerindendi. Babası Bahâeddin Veled ise Sultânül Ulemâ - Âlimler Sultânı diye anılırdı .
Mevlana'nın babası, Sultanü'l-Ulema unvanıyla tanınan ve Harezmşahlar ülkesinin büyük alim ve mutasavvıflarından Bahâeddin Veled'dir. Annesi ise Harezmşahlar sarayına mensup bir ailedendir ve Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mü'mine Hatun'dur. Soyunun baba tarafından Hz. Ebu Bekir'e, anne tarafından ise Hz. Ali'ye dayandığı rivayet edilir.
Sultânül Ulemâ, sözünü kimseden sakınmayan dürüst bir insandı. Okuttuğu derslerinde ve vaazlarında doğru bildiği her şeyi hiçbir sınır tanımaksızın söylerdi. Bu sebeple başta Fahreddin Râzî olmak üzere devrin diğer bilginleriyle ve Sultan Harezmşahla arası açıldı. Bu arada gerçekleşen kanlı moğol istilâsı da onun Belh ile bağlarının kopmasına sebep oldu. 1212-1213 yıllarında ailesi ve yakın dostları ile beraber Belhten ayrıldılar. Hz.Mevlânâ bu esnâda 5-6 yaşlarındaydı .
On yıla yakın bir zaman süren bu
yolculuk esnasında Bahâeddin Veled, devrin önemli kültür merkezlerini
dolaşmış, buralarda âlimlerle fikir alışverişlerinde bulunmuştur. Bahâeddin Veled, artık evlenme çağına gelmiş olan oğlu Celâleddini (Hz.Mevlânâyı
1225 yılında
Semerkandlı Hoca Şerâfeddin Lalanın kızı Gevher Hatun ile evlendirdi. Yedi yıldır Karamanda ikamet etmekte olan babası Bahâeddin Veledin şöhreti doğruluğu, fazîleti ve sözünün tesiri gittikçe yayılıyordu. Anadolu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykûbat, bu şöhretli âlimi dâvet etti. 3 Mayıs 1228 tarihinde Konyaya gelip yerleştiler. Başta Sultan Alâeddin olmak üzere devrin ileri gelenleri ve halk tarafından büyük ilgi, saygı ve sevgi ile karşılandılar .
Burada vaaz ve dersleri ile etrafını aydınlatan Bahâeddin Veled, 24 Şubat 1231 tarihinde ebedî aleme göçtü. Bu esnâda 24 yaşında olan Hz.Mevlânâ, babasının vasiyeti, dostlarının ve halkın ısrarları ile onun yerine ders okutmaya başladı .
Mevlânâ babasından sonra bir yıl
kadar mürşîdsiz kaldı. Seyyid Burhâneddin Muhakkık Tirmîzî Konyaya
gelince onun mânevî terbiyesi altına girdi.
Hz.Mevlânâ dokuz yıl onun ilminden,
irfânından feyz aldı, pişti, olgunlaştı. Yüksek ilimlerde daha çok
derinleşmek için Seyyid Burhâneddinin izniyle Halepe ve Şama gitti.
1244 yılında Konyaya gelen
Şemseddin Tebrîzî adlı bir zat, onun ilimle dolu dünyasında aşk ile
yepyeni ufuklar açtı . Buluştuklarında Hz.Mevlânâ 38, Hz.Şems 60 yaşlarında idiler.
Artık Mevlânâ bütün zamanını Şems ile sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı idrâk etmekten âciz olanlar, Hz.Mevlânânın Şemse olan ilgisini kıskanarak, ileri geri konuşmaya başladılar. Bu sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında Konyayı terk edip Şama gitti
Şems gidince Hz.Mevlânâ derin üzüntülere boğuldu. Şemsi tedirgin ederek uzaklaşmasına neden olanlar da Mevlânânın bu hâli karşısında pişmân oldular.Hz.Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu Sultan Veledin de bulunduğu bir kâfileyi Şama gönderdi. Şems mektubu okudu ve Hz.Mevlânânın dâvetini geri çevirmeyerek 1247 yılında Konya ya döndü. Şemsin dönmesine herkes sevindi. Hz.Mevlânâ artık gülüyor, ziyâfetler veriyor, sema meclisleri düzenliyordu. Şemsle sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu.Fakat bu huzurlu günler uzun sürmedi.
Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar
yeniden başladı.
1247-1248 yılında Şems aniden
kayboldu . Onu bir daha ne gören, ne de izini
bulan olmadı.
şiirinde şöyle
der:
Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nûruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben Oyum, O da ben.
Hz.Mevlânâ, Şemsten sonra kendisine dost ve halîfe olarak Selâhaddin Zerkûbîyi seçti. Bu zatla sohbetlerde bulundu. Artık rûhen mânevî bir âlemde yaşadığından mürîdlerinin irşâd ve terbiyesi ile ilgilenmedi. Bunun için en güvendiği ehil dostu Şeyh Selâhaddini görevlendirdi .
On yıl kadar sonra Şeyh Selâhaddinin de ebedî âleme intikâliyle Hz.Mevlânâ sırdaşlığını Çelebi Hüsâmeddinle sürdürdü. Bu dönemde insanlık tarihinin en büyük mîrâsı arasına girmiş olan Mesnevîsi vücûda geldi . Hz.Mevlânâ Çelebi Hüsâmeddinin sohbetiyle ülfet ederken, ansızın yıkıcı bir hummâya yakalandı. Hekimlerin çabaları fayda vermedi. 17 Aralık 1273 Pazar günü o mârifet güneşi gayb âlemine göç buyurdu. Kırılan Kalp ve Belh'ten Ayrılmak. Günlerini talebelerine ders vererek, halka vaaz ve nasihatler ederek geçiren Bahâeddin Veled, günün birinde hanımını, oğulları Alâeddin Veled ve Muhammed Celaleddin'i yanına alarak üç yüz kadar öğrencisiyle Belh'ten ayrılır.
Bahâeddin Veled'in Belh'ten ayrılması, başlıca iki sebebe bağlanır. Bunlardan birisi, Sultanü'l-Ulema unvanını kullanmamasından rahatsızlık duyanların verdiği huzursuzluk ve sohbetlerinin çevrede büyük etki göstermesiyle öğrencilerinin her geçen gün hızla çoğalmasına duyulan kıskançlıktır.
İkinci sebep ise ilerki zamanlarda Anadolu'ya kadar ulaşacak olan Moğol saldırılarının bölgede tehlike olmaya başlaması, Bahâeddin Veled'in bölgede meydana gelecek siyasal, sosyal... huzursuzlukları sezmesidir. Nitekim Moğolların Harezmşahlar ülkesine girmesinden bir süre önce Belh'ten ayrılması ikinci görüşü daha da güçlendirmektedir. Bahâeddin Veled ve ailesinin Belh'ten ayrılmasından kısa bir süre sonra şehri işgal eden Moğol ordusu Belh'i yağmalamış, yakıp yıkmış, taş taş üstünde bırakmamıştır.
Anadolu Yollarında
Hac farizasını yerine getiren Bahâeddin Veled, ailesi ve müridleriyle beraber zamanın ihtişamlı ülkesi olan Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına ulaşmak için "Diyar-ı Rum" a doğru yola çıkar. Kudüs'te Mescid-i Aksa'yı ziyaret ettikten sonra Şam'a geçen kervan, bir müddet burada kalır. Bahâeddin Veled, burada Muhyiddin Arabî ile tanışır ve uzun sohbetler ederler.
Halep ve Malatya'ya uğrayarak yoluna devam eden kervan, Mengücükoğulları'nın başşehri Erzincan yakınlarında bir süre konaklar. Buradan da ayrılan kervan Sivas, Kayseri ve Niğde'ye uğrayarak Lârende'ya (Karaman) ulaşır. Lârende valisi Emir Musa Bey ve şehrin ileri gelenleri Bahâeddin Veled ve kervanını şehrin dışında karşılarlar. Gösterişli saray ve konaklarda misafir edilmeyi kabul etmeyen Sulanü'l Ulema Bahâeddin Veled, ailesi ve öğrencileriyle birlikte bir medreseye yerleştirilir.
Bahaâeddin Veled, Larende'de
Bahâeddin Veled ve ailesi 1221 yılından itibaren Larende'de yaşamaya başlar. Bahâeddin Veled, Larende valisi Emir Musa Bey'in kendisi için yaptırdığı medresede derslerini vermeye devam ederken; Muhammed Celâleddin araştıran, okuyan, babasının derslerini can kulağı ile dinleyen, kendisini en iyi şekilde yetiştirmeye çalışan bir gençtir. Adım adım "Mevlânâ" olarak anılmaya yaklaşmaktadır.
İlk hocası ve mürşidi, babası Bahâeddin Veled'den İslamî ilimleri ve diğer ilimleri öğrenen genç Celâleddin; Belh şehrinden kendileriyle birlikte göç eden Semerkandlı Şerafeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun'la 1225 yılında evlenir. Bu evlilikten kısa bir süre sonra annesi Mü'mine Hatun vefat eder, ardından ağabeysi Muhammed Alâeddin'i kaybeder. İki büyük kayıpla yaralanan Mevlana; ilk çocuğu Sultan Veled ve ikinci oğlu Alâeddin Çelebi'nin doğumlarıyla teselli bulur. Günler geçmekte, çevrede iyice tanınmaya başlayan Bahâeddin Veled'in medresesi gönül dostlarıyla dolup taşmaktadır.
Bu sırada en ihtişamlı dönemlerini yaşayan Anadolu Selçuklu Devleti'nin başşehri olan Konya, bir ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Çünkü Moğol tehlikesini sezen bazı devlet adamları ve Bağdat'ta oturan Abbasi halifesi, ülkedeki ilim adamlarını Konya'ya yollamışlardı. Bu ilim adamları, Konya sarayından ve halktan büyük ilgi görüyorlardı. Zaten Sultan Alâeddin Keykubat, duyduğu ilim adamı, şair ve sanatçıları Konya'ya davet ediyordu. Larende'de bulunan Sultanü'l Ulema Bahâeddin Veled'i de davet etmemek olmazdı.
Olaylar da Sultanü'l Ulema'nın Konya'ya gelmesi yönünde gelişti.Sonraları gelişen olaylar hasebiyle Bahâeddin Veled Konya'ya gelmesi üzerine yapılan daveti kabul eder ve yol hazırlıklarına başlarlar.Bahâeddin Veled, Emir Musa ve Larendelilerle vedalaşarak 3 Mayıs 1228'de bir bahar günü ailesini ve müridlerini yanına alır, Konya'ya doğru yola çıkar. Genç Muhammed Celâlledin, yine babasının peşinden gelmektedir.
Sultan Alâeddin Keykubat, vezirler, ilim adamları ve Konya halkı Sulantü'l Ulema Bahâeddin Veled'i Konya şehrinin dışında büyük bir saygıyla karşılarlar. Sultanü'l Ulema'ya saygıda kusur etmek istemeyen Alâeddin Keykubat, onu sarayında misafir etmek ister, Sultanü'l Ulema bu isteği;
"Ey büyük Sultan! Sizi çok iyi anlıyorum. Ancak sultanlara saray, şeyhlere dergah, tüccarlara han, yolculara kervansaray uygun gerekir. Bize uygun düşen ise, bir medresedir" diyerek geri çevirir.
Bunun üzerine Bahâeddin Veled ve yanındakiler Altun-aba medresesine yerleştirilir. Bahâeddin Veled, Altun-aba medresesine yerleşmesine yerleşmişti. Ancak medresede başka alimler de vardı. Kendisine ayrılan bölümün küçüklüğü de Sultanü'l Ulema'yı rahatsız ediyordu. İstese yeni medrese yapılabilirdi. O ise, sesini çıkarmıyordu. Bu arada Sultanü'l Ulema, Alâeddin Camii'nde vaaz ve sohbetlere başlamıştı. Bahâeddin Veled, bir cuma günü kalabalık bir cemaate vaaz vermektedir.
Sultan ve diğer devlet adamları da camidedir. Cemaat, Sultanü'l Ulema'yı can kulağı ile dinlemektedir. Bir ara Sultan'ın lalası olan Emir Bedreddin Gevhertaş, "Sultanü'l Ulema'nın ne kadar güçlü bir hafızaya sahip olduğunu, ne kadar güzel konuştuğunu, verdiği dersin önceden hazırlanıp hazırlanmadığını" düşünür. Bu sırada Bahâeddin
Veled, kendisine;
"Emir Behreddin, Kur'an'dan bir aşır oku!" diye seslenir.
Emir Bedreddin Kur'an'dan bir bölüm okur. Bahâeddin Veled, okunan bu bölümün ayetlerini geniş geniş açıklar. Bu olaydan oldukça etkilenen Emir Bedreddin kendisini alamaz, kalkar; Bahâeddin Veled'in elini ve vaaz verdiği kürsüyü öper. Emir Bedreddin Gevhertaş, duyduğu bu manevi hazzın bedelini ödemeye devam etmek ister. Bahâeddin Veled ve çocukları için Sultan Köşkü'ne yakın bir yerde bir medrese yaptırmaya başlar. Sultanü'l Ulema, ailesi ve öğrencileriyle birlikte bu yeni yapılan medreseye taşınır. Ömürlerinin sonuna kadar da burada otururlar.
Başta Sultan olmak üzere, ileri gelen devlet adamları, ilim adamları ve halk, Bahâeddin Veled'in vaazlarına katılmakta, sohbetlerinden feyz almaktadır.Mana aleminin güneşi Sultanü'l Ulema, seksenini çoktan geçmiş olduğu halde, 24 Şubat 1231 tarihinde, soğuk bir kış günü vefat eder. Geride "Maarif" adlı bir ilim ve irfan hazinesi ile gönüller sultanı Mevlana'yı bırakır. Başta Sultan Alâeddin Keykubat olmak üzere sevenleri matem içinde bırakan Bahâeddin Veled, bir gül bahçesine defnedilir.
Mevlana
Sultanü'l Ulema Bahâeddin Veled'in Belh'ten beri taşıdığı manevi aydınlık meşalesi artık oğulu Mevlana Celaleddin'dedir. Bahâeddin Veled'in vefatından yaklaşık bir yıl sonra Seyyit Burhaneddin Tirmizi, Konya'ya gelir. Seyyit Burhaneddin, Bahâeddin Veled'in Belh'ten öğrencisidir. Mevlana'nın küçüklüğünde lalasıdır. Bahâeddin Veled ile göç etmemiş, Belh'te kalmıştı. Daha sonra da Tirmiz şehrine gitmiştir. Şeyhinin vefat haberini öğrendiği zaman Mevlana Celâleddin'e yardımcı olabilmek için Konya'ya gelir.
Mevlana, engin bilgisi ve manevi zenginliği ile çok iyi yetişmiş olmasına rağmen, kendisini halkı irşad edecek kadar hazır hissetmiyordu. Mürşid olmak, insanlara rehberlik etmek, yol göstermek büyük bir sorumluluktu. Böyle bir sorumluluğu yerine getirebilecek miydi? Hatta o, kendisinin irşada muhtaç olduğunu düşünüyordu. Böyle bir zamanda Seyyid Burhaneddin çıkıp gelmiş, onu yalnız bırakmamıştı. Mevlana ile dokuz yıl kadar sürecek bir beraberlik başlamıştı.
Seyyit Burhaneddin'in Konya'ya gelmesi, bazı menkıbeciler tarafından bir rüyaya bağlanır. Bu rüyaya göre, Seyyit Burhaneddin bir gece rüyasında Şeyhi Bahâeddin Veled'in öfkeli bir vaziyette kendisine şöyle seslendiğini görür; "Ey Burhaneddin! Oğlum Celâleddin'i Konya'da yalnız bırakırsın. Bu, senin şanına layık mıdır? Yanına varmak, ona yol göstermek ve lalalık hizmetini tamam etmek gerekmez mi?"
Seyyid Burhaneddin:
"Eyvahlar olsun! Şeyhim bu fani alemden göçtü" diyerek yollara düşer.
Aldığı manevi uyarı ile Konya'ya gelen Burhaneddin Tirmizi, Mevlana Celaleddin'i arar. Mevlana'nın annesi ve kardeşinin mezarını ziyaret için Larende'de olduğunu öğrenir ve ona haber gönderir. Bu arada şeyhi Bahâeddin Veled'in mezarını ziyaret eder ve Mevlana'yı beklemeye başlar. Mevlana haberi alır almaz Konya'ya döner. Seyyid Burhaneddin Tirmizi'yi bulur. Onun elini büyük bir hürmetle öper; onu, medresesine yerleştirir. Yıllar sonra lalası ve hocası Seyyid Burhaneddin ile yine beraberdir. Mevlana Celaleddin tekrar Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına girer. Seyyid Burhaneddin Mevlana'nın bilgisini yoklar ve ondaki mükemmelliği görür, ama eksikleri vardır.
Ona şöyle der:
"Bilgide dengin yok... Ama baban hem hâl ilmi (yaşayış) sahibiydi, hem kâl ilmi (güzel söz) sahibiydi. Yalnız söz ile değil, yaşayarak olgunluğa ermişti. Sen kâl ilmine önem vermişsin. Bugünden tezi yok, sen de hâl ilmine gir, onun haline sahip ol. Ondan kalan bu mirasa hakkıyla sahip ol ki, güneş gibi bu alemi aydınlat-asın..." Seyyid Burhaneddin Tirmizi, dokuz yıl kadar Mevlana'nın yanında bulunur. O hoca, Mevlana da öğrenci olur. Ona tam bir rehberlik yapar. Bir ara beraberce Halep ve Şam taraflarına giderler. Birkaç yıllık seyahatten sonra da geri gönerler.
Konya'ya döndükleri zaman, Mevlana'dan huzurunda halvet çıkarmasını (herkesten uzak kalarak ibadet etmesini) isteyen Seyyid Burhaneddin, öğrencisinin bu dileği büyük bir şevk ve başarıyla yerine getirdiğini görür. Mevlana kırk gün çilehanede kalır.
Mevlana'nın istediği olgunluğa eriştiğini gören Seyyid Burhaneddin, Mevlana'dan Kayseri'ye gitmek üzere izin ister. Mevlana, bu isteğe oldukça üzülür, fakat kabul eder. Seyyid Burhaneddin Tirmizi, bundan sonra Kayseri'ye yerleşir. Mevlana, hocasının Kayseri'ye gitmesinin ardından bir kez daha Halep ve Şam taraflarına gider. Halep'te Halaviyye Medresesi'nde kalır. Birkaç yıl sonra Şam'a geçer. Mukaddimeye Medresesi'nde kalır. Devrin ünlü ilim adamlarından Muhyiddin Arabi ve Sadreddin Konevî ile görüşür. Hiç durmadan okuyan, araştıran, öğrenen Mevlana; ilim derinliğine ulaşmıştır. Orada geniş bir çevre edinir; Rivayetlere göre bu seyahat, dört veya yedi yıl sürer.
Konya'ya dönmenin zamanı gelmiştir.
Konya'ya dönerken Kayseri'ye uğrar. Hocasını ziyaret eder. Beraberce Konya'ya dönerler yeniden. Mevlana, Burhaneddin Tirmizi'nin hikmet pınarından kana kana içmektedir. Seyyid Burhaneddin, onun olgunluğunu ve iliminin derinliğini gördükçe memnun olmaktadır. Mevlana, "insan-ı kamil" olma yolundadır. Seyyid Burhaneddin, Mevlana için büyük bir örnektir.
Rivayetlere göre, Mevlana günlerce ağzına bir lokma yiyecek koymaz. Nefsini zayıf düşürmek, köreltmek için büyük gayret gösterir. Günler sonra Seyyid Burhaneddin Kayseri'ye döner. Mevlana, bir kez daha yalnız kalmıştır. Birkaç defa şeyhini Kayseri'de ziyaret eder. Kayseri'de büyük bir ilgi ve saygı gören Seyyid Burhaneddin'e imamlık verilir. Fakat o, namaz kıldırırken uzun süre kıyamda ve secdede kalır; cemaat bundan acizlik duyardı.
Bunun farkında olan Seyyid Burhaneddin:
"Beni özürlü sayın. Ben ilahi huzurdayken kendimden geçiyorum ve sizleri unutuyorum. İmamlık bana göre değil, başkasını bulunuz", diyerek affını ister cemaatin. Kendisini ziyarete gelen Şehabeddin Sühreverdi ile saatlerce karşı karşıya otururlar ve tek kelime konuşmazlar.
Ziyaretten sonra müridleri, Seyyid Burhaneddin'e sorarlar:
"Bu nasıl görüşme? Aranızda hiç konuşmadınız. Bunun sebebi nedir?"
Seyyid Burhaneddin:
"Hâl ehli yanında, hâl dili gerekir... Hakikatı görenlerin huzurunda susmalı. Hâl olmadan, kâl ile müşkülleri çözmek mümkün değildir", diye cevap verir. Seyyid Burhaneddin Kayseri'ye geleli bir yıl kadar olmuştu. Bir gün, bir müridini çağırmış, sıcak su hazırlanmasını istemişti. Hazırlanan su ile abdest alımış ve müridine şöyle söylemişti; "Git kapının önüne çık ve "Garip Seyyid bu dünyadan göçtü" diye sâlâ ver. Bir müddet sonra da ruhunu teslim eder. Seyyid Burhaneddin Tirmizi, 1242'de vefat etmiştir.
Şeyhinin vefat haberini alan Mevlana, büyük üzüntülerinden birini daha yaşamış; hemen Kayseri'ye gelerek mezarını ziyaret etmiştir. Konya'ya dönerken de şeyhini kitaplarını yanında götürmüştür. Garip Bir Karşılama
Mevlana, bir ilim adamı olmuştu. Tefsir, hadis, fıkıh, lügat, arapça ve farsça'yı öğrenmişti.Babası, Bahâeddin Veled ve şeyhi Seyyid Burhaneddin Tirmizi'den feyz almıştı.. Müridleri ve öğrencileri vardı. Müridlerinin ve öğrencilerinin eğitimi için çalışıyordu. Ancak, Mevlana'nın mana alemindeki yükselişi sona ermemişti. Babasını ve şeyhini kaybeden Mevlana yalnızdı.. Ama bu yükselişin tamamlanması, yalnızlığın da giderilmesi gerekiyordu.
1244 yılı Kasım ayının sonlarına doğru bir gün, Mevlana Celaleddin, ikindi vakti Altun-aba medresesi'ndeki dersini bitirmiş, yanında birkaç müridi olduğu halde evine dönmektedir. Bedeni bineğinin üzerinde, ruhu ise mana aleminin derinliklerinde seyahat etmektedir. İşte bu sırada Mevlana, birilerinin bineğinin dizginlerini tutarak, hayvanı durdurduğunu fark eder. Karşısında ışıklar saçan, keskin bakışlı bir çift göz vardır. Mevlana'nın bedeni ve ruhu titrer. Bir müddet öylece birbirlerine bakarlar.
Uzun bir sessizliğin ardından meçhul adam söze başlar: "Sen, Belh'li Sultanü'l Ulema Bahâeddin Veled'in oğlu
Muhammed Celâleddin değil misin?
Mevlana: "Evet" der.
Meçhul adam devam eder:
"Ey madde ve mana altınlarının sarrafı! Benim bilmediğim bir şey var. Söyle bana. Hz. Muhammed mi (s.a.v) büyüktür yoksa Beyazıd-ı Bestâmi mi?
Beklenmeyen bu soru Mevlana'yı şaşırtmıştır. Fakat adamın boş birisi olmadığını anlamış, ona cevap vermiştir.
"Bu ne biçim soru? Elbette Hz.Muhammed büyüktür..."
Adamın keskin bakışları yumuşar. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardır. Tekrar sorar:
"Doğru diyorsun ama Hz. Muhammed "Ya Rab! Seni tenzih ederim. Seni layıkıyla bilemedik. Sana günde yetmiş kere istiğfar ederim" buyurur. Beyazıd-ı Bestami ise, "Ben kendimi tenzih ederim. Benim şanım yücedir. Çünkü bedenimin her zerresinde Allah'tan başka bir varlık yok" diyor. Buna ne dersin? Mevlana soruyu da konuyu da kavramıştır.
Cevap verir:
"Hz. Muhammed öyle söylüyordu. Çünkü O, sayısız makamlarda dolaşıyordu. Her makam ve mertebeye vardığında önceki bilgi ve hallerinden istiğfar ediyor, "Ey bizim aklımızdan ve anlayışımızdan yüce olan Rabbim! Biz, seni layıkıyla bilemedik." diyor; hiçbir makam ve mertebede kalmıyor; sürekli yükseliyordu. Bir mutasavvıf olan Beyazıd-ı Bestami ise, vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılmıştır. Bu yüzden kendinden geçti, orada kaldı ve bu sözü söyledi." Meçhul adam aldığı cevap karşısında büyük bir sevinç duyar. Mevlana da katırından inerek, meçhul adamla kucaklaşır. Sonra kol kola girerek medreseye doğru yürürler. Görenler bu karşılaşmayı ve kavuşmayı hayretler içerisinde seyreder..
Şemsli Günler
Mevlana yalnızlıktan kurtulur, Şemsli günler başlar. İki gönül çağlayanının kaşılaşması, büyük bir dostluğun başlangıcı olur... Mevlana ders ve vaaz vermeyi bırakır... Günlerce Şems-i Tebrizi ile mana sohbetlerinde bulunur. Çevresindekiler, Mevlana'nın her işten elini eteğini çekmesini ve herkesten uzak yaşamaya başlamasını çekemez, Şems-i Tebrizi hakkında çeşitli söylentiler çıkarırlar. Mevlana ve Şems-i Tebrizi arasındaki gizemli dostluk anlayamayanların söylentilerine neden olur. Şems gücenir söylentilere.. 1246 yılının Mart ayının soğuk bir günü Konya'yı terk eder ve Şam'a gider.
Mevlana biricik gönül dostunun bu şekilde gitmesinden dolayı büyük üzüntü duyar ve çevresiyle olan ilişkilerini tamamiyle keser. Mevlana'nın bu durumuna herkes, hatta bu söylentileri çıkaranlar dahi üzülür.. Zira birbuçuk yıllık gönül dostu Mevlana üzerinde büyük izler bırakmıştır. Bu üzüntü Şems-i Tebrizi'den aldığı bir mektupla sona erer. Ve Mevlana sanki yeniden hayat bulur,. Şiirler söylemeye, dostlarıyla sohbetler etmeye başlar. Sonraları Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, Şems-i Tebrizi'nin bulunup Konya'ya getirilmesi için görevlendirilir.
Sultan Veled, yanında Mevlana'nın yazdığı bir mektupla Şam'a gider... Şems'i bulup Konya'ya davet eder. Sultan Veled'le 1247 yılının Mayıs ayında Konya'ya gelirler. Mevlana yaklaşık bir yıllık aradan sonra dostuna kavuşmuştur. Ve Mevlana eski Mevlana olmuştur ve çevresindeki herkes buna çok sevinmiştir. Bu arada Mevlana, bakımını üzerine aldığı Kimya Hatun'u Şems ile evlendirir. Şems ile ilahi sohbetler yine başlamış. Mevlana medreseye uğramaz, dostları ve öğrencileriyle görüşmez olmuştur. Bu olanlarda Şems'in büyük bir etkisi vardır ve Şems için yine söylentiler çıkmıştır.
Sonunda olacak olan olmuş, Şems, söylentilerin yoğun olduğu dönemlerde bir gece vakti ortadan kaybolmuştur. Mevlana için yine hasretlik dolu günler başlamıştır ve dostundan haber alamamanın verdiği üzüntülerle O'na şiirler ve mektuplar yazmaya koyulmuştur... Fakat ona yazdığı mektuplardan karşılık alamamıştır. Bu arayıpta bulamamak ve yakıcı olan hasretliğin sonunda Mevlana, kaybolan Şems'i kendinde bulduğunu söylemeye, onunla bir ve beraber olduğunu anlatmaya başlamış.
Bir Sarraf: Selahaddin Zerkubi
Şems'i bulamamak, Mevlana'yı ümitsizliğe itmemiş; bilakis coşkun bir ruh haliyle başbaşa bırakmıştır. Mevlana, yine eski günlerine dönmüş, semaya, okumaya ve gönüllere ışık olmaya başlamıştır.
1249 yıllarında Kuyumcular Çarşısı'ndan geçerken Selahaddin'e ait dükkânın önünde geçen olayları anlatan bir menkıbeye bağlanan karşılaşma, Mevlana ve Selahaddin Zerkubi dostluğunun başlamasına vesile olur. Menkıbeye göre; Mevlana, Kuyumcular Çarşısına uğramış, Selahaddin Zerkubinin dükkanının önünden geçerken, içeride altın işleyenlerin çekiçlerinin seslerinden cezbeye kapılmış, büyük bir coşkuyla semaya başlamıştır.Onun bu halini gören Selahaddin Zerkubi de ona katılır. Çıraklarına da Altının zayi olmasından çekinmeyin, yaprakları dövmeye devam edin! diye seslenir.
Uzun süren semadan sonra dükkâna girdiklerinde gördüğü manzara Selahaddini şaşırtır. Çünkü bir zerre bile altın zayi olmamıştır. Bütün bu olanlar Selahaddinin de Mevlanaya gönülden bağlanmasına sebep olur. Artık Mevlananın Şemsten sonraki en yakın dostudur. Selahaddin Zerkubi, bazı yönleriyle Şemse benzemektedir ya da Mevlana öyle görmektedir. O da medrese de öğrenim görmemiştir. Ancak Burhaneddin Tirmizinin ve Şems-i Tebrizinin sohbetlerinde bulunmuş, ruh dünyası engin ve derin bir insandır. Kuyumculuk yapmaktadır Ve işinde mahirdir.
Mevlana, irfanı yüce bu insanla gönül dostu olmuş; öğrencileriyle ilgilenmesi için onu görevlendirmiştir. Hatta çevresindekilere Selahaddine uymaları konusunda talimat verir. Onu kendisine halife tayin eder. Bu arada oğlu Sultan Veledi Selahaddin Zerkubinin kızı Fatıma Hatun ile evlendirerek aralarında akrabalık bağı da kurar. Çevrede dedikodular yine başlamıştır. Selahaddinin cahil birisi olduğu, Mevlananın ona gereğinden fazla değer verdiği gibi söylentiler gittikçe yayılmaktadır. Fakat bu söylentilere iki dost kulak asmazlar.
Mevlana ile Selahaddin Zerkubinin dostlukları on yıl kadar sürer ve Selahaddin, uzun süren bir hastalığın ardından 28 Aralık 1258 yılında vefat eder. Sultanül Ulema Bahâeddin Veledin yanına defnedilir.
Mevlana ve Hüsameddin Çelebi
Selahaddin Zerkubinin vefatından sonra Mevlana, bir dostta bulunabilecek özellikleri, kendi manevi ve ilmi terbiyesi altında yetişen Hüsameddin Çelebide bulur. Mevlana, belki de diğer dostlarının maruz kaldığı dedikodulara meydan vermemek için onu halife olarak ilan eder. 1264 Hüsameddin Çelebi, on beş yıl kadar Mevlana ile beraber olur ve ona hizmet eder. Onu, Mesneviyi yazması konusunda teşvik eder. Gece ve gündüz, zaman ve mekan demeden Mevlanayı takip ederek ilk on sekiz beyit hariç, Mesneviyi yazar.
Ayrılık Vakti Yaklaşırken
Mesnevinin altıncı cildi tamamlandığı sıralar Mevlana hastalanır ve yatağa düşer. Dostları akın akın kendisini ziyarete gelir ve şifa dilerler. O ise şifayı değil, Hakka kavuşmayı istemektedir.
Mevlana, 16 Aralık 1273 Cumartesi günü iyileşir gibi olur. Gün boyunca ziyaretine gelenlerle konuşur. Yanında gönül dostu, öğrencisi, halifesi Hüsameddin Çelebi, oğlu Sultan Veled, hekimler ve bazı dostları vardır.
Oğlu Sultan Veled, günlerdir babasının başını beklemiştir ve uykusuzdur. Sabaha doğru Mevlana oğluna seslenir:
Bahaeddin! Ben iyiyim, sen git, biraz yat.
Oğlu, gözyaşları içinde odadan ayrılır. Mevlana, hüzünlü bir şekilde arkasından bakar, yine seslenir: Yürü, git! Bırak beni, vaz geç şu geceleri dolaşıp duran yanmış yakılmış adamdan. Biz, yapayalnız geceleri sabahlara kadar sevda dalgaları arasında bocalar dururuz. Dilersen bağışla bizi, dilersen yürü, cefa et bize.
Bu sözler Mevlana Hz.lerinin son sözleridir ve Hüsameddin Çelebi bu
sözleri gözyaşlarıyla yazar. Pazar günü Mevlananın evinde ve
bütün şehirde derin bir sessizlik vardır. Akşamüzeri güneş batarken; o
veli insan, gönüller sultanı Mevlana Celaleddin de fani alemden baki
aleme yolculuk eder.
İslam inancına göre Ahsen-i takvîm üzere yaratılan insan, Allahın kendi rûhundan üflediği, yaratılmışların en şereflisi ve Allahın yeryüzündeki halifesi gibi vasıflarla tanıtılmaktadır. Özünde bu derece yüce vasıflar taşıyan insan ilâhî iradenin kendisine gösterdiği hidâyet ve delâlet arasında isabetli bir tercihle doğru yolu seçtiği gibi bazen de özünde taşıdığı değerlerden uzaklaşarak yanlış tercihlerde bulunabilmektedir.
Küfür ve îmânı, iyi ve kötüyü, hayır ve şerri yaratan, fakat kullarının küfür, kötülük ve şerde olmalarına razı olmayan Cenab-ı Hak, kendi özündeki değer ve yaratılış gayesinden uzaklaşan insanı imana, iyiye, güzele ve hayra yöneltmek için dinler ve o dinleri insanlara ulaştıran peygamberler göndermiştir. İlâhî iradenin tecellisi ve Allah ile insanlar arasındaki irtibatı sağlamakla görevlendirilmiş olan peygamberler, getirdikleri dinleri insanlara anlatmakta, onların hakikati bularak yaratılış gayelerine mutabık bir çizgiye dönmelerini temine çalışmaktadır.
Bu kudsî ve zor görevi
üstelenen elçilerin insanların kendi içinden seçilmiş olması da yine
insanın yaratıcı karşısındaki mevkîi ve değerlerine işarettir.
Son ilâhî
din olan İslam, onun insanlık için rehber ve hidayet kaynağı olarak
nitelendirilen kitabı Kurân-ı Kerîm ve Allahın rahmet tecellîsi
olarak insanlara Hak ve hakikati anlatmak için gönderdiği Hz. Peygamber,
bu ilâhî tecellinin son temsilcileridir. Kendisinden sonra peygamber
gelmeyeceği için Hz. Peygamberden sonra bu görev âlimler peygamberlerin
varisleridir anlayışınca ilim ve irfan ehline geçmiştir. Hz.
Peygamberin getirdiği dini tebliğ ve insanların kendi özlerinde bulunan
ilâhî yüceliğe ulaştırmakta kullandığı metot ve vasıtalar kendisinden
sonra bu görevi icra edenler için de vazgeçilmez birer numunedir.
Bize gör, İslamın cihanşümul dinamizmini en iyi şekilde anlayıp, yorumlayan ve insanlığa anlatan Mevlâna da böylesi bir düşüncenin ortaya konulması açısından uygun bir seçenektir. İnsanlık nasıl bir anlatım, sunuş ve davete muhatap olmalıdır ki, yaratıcısının onun mutluluğu için göndermiş olduğu son ilâhî dini doğru bir şekilde anlasın, algılasın ve kurtuluşunu elde edebilsin? Mevlânanın dini tebliğ ve irşadında kullanmış olduğu metot ve vasıtalara bakıldığı zaman başta onun referansının dini ve tasavvufi olduğunu söylemek mümkündür.
Her iki alanda da zirve de bir âlim ve mutasavvıf olarak karşımıza çıkan Mevlâna, her şeyden önce Kurân-ı Kerîm ve hadislere son derece vâkıftır. Her iki dini kaynağı da son derece yetkin ve maharetle kullanabilmektedir. Kurân-ı Kerîme getirmiş olduğu yorum, tefsir ve izahlar, işârî tefsir ekolü içerisinde mütâlaa edilebilir. Kurân ilimlerindeki bilgi zenginliği ise onun müderris yönünü ortaya koymaktadır. Eserlerinde kullanmış olduğu hadisleri iki gurupta ele almak mümkündür.
Eslerilerinde sahih ve bilinen rivayetlerin yekûnu oldukça fazladır. Sıhhat ve hadis ilmi açısından değer hükümleri tartışılan diğer bir gurup hadisten de bahsedilir, ancak bu rivayetleri, tasavvufi düşünce içerisinde sık kullanılan ve tasavvufi kıstaslarla değerlendirilen hadisler olarak değerlendirmek daha yerinde olur. Vaaz ve nasihatlerinde aşırı dikkatli, kullandığı ifade ve muhataplar konusunda seçisi, müspet, sevdirici, müjdeleyici bir tavır sezmek mümkündür. Kıssa ve menkıbelerle geçmiş toplumların müspet ve menfi yönlerini ortaya koyarak insanların hisse almasını, bu sayede onlara hata ve kusurlarını düzeltme ve kontrol etme imkânı sunmaktadır.
Anlaşılması güç ve mücerred kavramları, temsili anlatımlarla müşahhaslaştırmakta, zor gibi görünen bir çok konuyu tahkiye metoduyla anlaşılır ve kolayca hatırda tutulur hale getirmektedir. Edebi ve bedîi zevk sahipleri için dini ve tasavvufi hakikatleri şiir kalıpları içerisinde sunmakta, bazen sade ve basit dizeleri, sehl-i mümteni denilebilecek bir kolaylık ve güzellikte ortaya koymakta, bazen da coşkulu, en girift edebi sanatları ustalıkla kullandığı şaheser beyitler terennüm edebilmektedir.
Etrafındaki herkesle yakından ilgilenmesi, küçük bir çocuktan esirgemediği ilgi ve alakasını, bazen bir ihtiyaç sahibine, bazen de bir kimsesize aynı şekilde sunabilmesi, her türlü ilişkiden faydalı bir netice elde edebilmesi onu başarılı kılan etkenlerdendir. Kendisi için hiçbir istek ve menfaate dönüp bakmazken, başkalarına yardımcı olabilmek için her türlü fırsatı değerlendirmeye çalışması da mektuplarında ortaya çıkan başka bir âlîcenâp yönü olarak temayüz etmektedir.
Bir müderris ciddiyeti ile yaklaştığı ilmi problem ve tartışmalardan muvaffakiyetle çıkması onu ilim ve fikir adına farklı bir ses olarak ortaya çıkarmaktadır. İman, ibadet ve ahlak onun irşadının olmazsa olmaz temel unsurlarıdır. Çünkü bu üç temel, Cebrail tarafından Hz. Peygambere dinin öğretilmesi adına sorulan sorulardır ve bunlar Allah tarafından tamamlanmış ve razı olunmuş, Allah indinde yegâne gibi vasıflarla nitelenen son ilahi ve evrensel dinin temelleridir. İman; insanın varlığın kaynağı ve yaratıcısı olan müteâl kudrete, Onun âlemlere rahmet, şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdiği elçilerine ve o elçilerin insanlara yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak yaratıcıdan getirdikleri ilâhî kelâma inanmak, ikinci bir âlemin varlığına ve insanın bu âlemdeki tasarruflarının ikinci âlemdeki mevkîini belirleyeceğine vakıf olmaktır.
Mevlâna için
insanın bu anlayışı idrak etmesi, yani iman etmesi, mutluluğun ve
kurtuluşunun yegâne kaynağıdır. Onun bütün çabası bu idraki tüm
fertlere, toplumlara, her çeşit, her din, her dil ve her renkten insanın
yakalayabilmesidir ki, bu aynı zamanda insanın varlığının değerini
anlaması ve varlık içindeki her şeyi yerli yerinde algılanabilmesidir.
Mevlânanın başta kaza ve kader, irade ve ihtiyar gibi İslam
ilahiyatında ilmi tartışmalara konu olan hususlarda Ehl-i sünnet
düşüncesini benimsediğini, Mûtezile ve Râfızilik gibi düşünce
ekollerine karşı tavır aldığını görmekteyiz.
Kulun Allaha en fazla yaklaştığı anı, secdeyi de içine alan, ruhen bir yükseliş (miraç) ve bahşettiği her türlü nimet için ilahi kudret önünde hazır bulunmak olarak nitelendirilen namaz kadar hiçbir şey, Mevlânanın eserlerinde daha fazla yer almaz ve ısrarla üzerinde durulmaz. Namaz insanı her türlü kötülükten koruduğu gibi oruç da insanı koruyan, ona gelebilecek zararları engelleyen bir kalkandır. Zekât fert ve toplumu ayakta tutan, malı ve sahibini arındıran ilâhî bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma mükellefiyetidir. Hac, evden daha çok evin sahibini hatırlamaktır.
Telbiye aynı zamanda kulun bütün kabulleri ile birlikte ilâhî davete icabetinin dile getirilmesi, kulun varlığını yaratıcının emrine sunulması olarak değerlendirilmektedir. Aynı dinin temsilcilerinin bir araya gelerek müşterek problemlerine çözümler aradıkları bir platform olarak nitelendiren bu ibadet, aynı zamanda bu fani âlemde yaşanan bir mahşer provası niteliğini de haizdir.
Bütün bu farz ibadetlerin yanı sıra kulun Allaha yakınlaşmasına vesile olabilecek nafile ibadetler, gönülden ve dilden hiçbir zaman çıkarılmaması gereken Allahın devamlı anılması olarak zikir ve virtler de Mevlânanın farz ibadetlerin muhafazasında önemli gördüğü bir husustur.
Tasavvuf fert ve toplum hayatında önemli bir eğitim ve aydınlanma ameliyesidir. Bu ahlaki eğitimin gerçekleşmesi, insanı her türlü arızi hallerden soyutlayarak, yaratılış gayesi ve özünde bulunan cevherin ortaya çıkarılması ve geliştirmesini hedefleyen bir eğitim ve öğretim (irşad), din, toplum ve insan gerçeğini bilen, gerçek manada yeterli ve tasavvufi düşünce ve uygulamaları yerli yerinde kullanılabilecek kâmil bir mürşid (eğitici-öğretici) ve bu eğitim-öğretime açık, istekli, gayretli ve kabiliyetli bir mürid (öğrenci) gibi unsurların bir araya gelmesi ile mümkün olacaktır.
Bu eğitim süresince belirli makamlar
geçilecek, belirli haller yaşanılacak, biri diğerine basamak olacak
şekilde yoğun ve yorucu bir süreç yaşanacaktır. Bu meşakkatli yolculuğu
(seyr u sülûk) kulun varlık ve yaratıcı karşısındaki konumunu
değerlendirmesi ve kendi özündeki kabiliyetleri geliştirmesi olarak
değerlendirmek de mümkündür. Bunun yanında kendini bilmiş, varlık
karşısındaki değer ve konumunu idrak etmiş insanın belirli ahlaki
güzelliklerle takviyesi ve bilinen kötü davranış ve fiillerden
uzaklaştırılması da gerekmektedir. Ahlak-ı hamide ve ahlak-ı zemine
olarak tasnifi mümkün olan bu eğitimle kazanabileceği önemli
hususlardır.
Hz. Ebubekirin kesilmeyen neslinden, saf ve temiz soyundan gelen bir rehber ve mürşiddir. İnsanın hem fani olan bu imtihan âleminde hem de ebedi âlemdeki mutluluğunu hedef almıştır. Bütün çaba ve gayreti, her nefesi bu ulvi gayeyi gerçekleştirmeye matuf hizmetlerle geçmiştir. Aşktan doğmuş, aşkı tüm âleme yaymak için çalışmış ve aşk ile sırlanmış bir Allah dostu ve aşk evladıdır.
O Hak ve hakikat yolunda
Allahın rızasını elde etmek için Hz. Peygamberin mirasına sahip çıkmış
hayırlı bir varisidir. Cenab-ı Hakkîn nübüvvet pınarından tüm aleme
yayılan ab-ı hayatı tatmış, bütün alemi de bu rahmet kaynağına
yönelterek asırlara hükmetmiş bir yol göstericidir.
Düşünceleri
Hz.Mevlânâ için ölüm, sevgiliye
kavuşmaktır. Bir gazelinde ölüm hakkında şöyle der:
Hz.Mevlânâ, hayatı boyunca Kuran
hükümlerinin âdâbına riâyet ederek, Allah ın haram kıldığı şeylerden
çekinmiş; kendi ilmini, irfânını, benliğini, hâsılı tüm varlığını
Hz.Muhammedin varlığında yok etmiş, gerçek takvâ sahibi bir
şahsiyettir.
Mesnevînin V.Cildinde şöyle der:
Şerîat muma benzer, yol gösterir; ele mum almadan yol alınmaz. Yoldan yürüyüp gittin mi, bu gidişin, bu yürüyüşün tarîkattır. Ulaştın mı, gideceğin yere vardın mı, maksadına eriştin mi, bu da hakîkattır. Şerîat bilgidir; tarikat iş, güç, kulluk; hakîkatse, Allah a ulaşmaktır.
Şu rubâîsinde de Kuran-ı Kerim ve
Hz.Muhammede bağlılığını apaçık ortaya koyar;
Men bende-i Kurânem, eger can dârem,
Men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem,
Ger naklî koned cuz in kez ez guftârem,
Bîzârem ez u vez an suhan bîzârem.
Canım bedende oldukça Kurânın kuluyum,
Seçilmiş Muhammedin yolunun toprağıyım,
Birisi sözlerimden bundan başka söz
naklederse,
O nakledenden de bezmişim ben, bu sözlerden
de bezmişim.
Hz.Mevlânânın tasavvufu hiçbir
zaman bir bilgi sistemi yâhut hayâlî bir idealizm değildir. Onun
tasavvufu irfân, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır. Gâye
kulluk ve yokluktur. O, hayatın bütün gerçeklerini kabûl eder. Miskinliği, hayattan el-etek çekmeyi reddeder. Ona göre dünyâ, Allahtan gâfil olmaktır, hayâtın gerçekleri değil.
Hz.Mevlânânın tasavvufunda
varlığın, yaratılışın, hayatın mânâsı aşktır.
Aşk ise Allahın vasıflarındandır.
Ondan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi,
bütün hastalıkların tabîbi, bencilliğin devası, elemlerin merhemi İlâhî
Aşktır . Hz.Mevlânâya göre insan, duygu ve
düşüncelerden ibârettir. Bir şiirinde şöyle der:
Hz.Mevlânânın kâinâtı kucaklayan
insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allaha olan hudutsuz aşkının ve Muhammedî
feyze tam mazhâr oluşunun tabîî netîcesidir.
O, Müslümanlığın üzerinde hassâsiyetle durduğu insan yaratılmışların en şereflisidir düstûrunun şuuruyla insanları kucaklar, yaratılmışları âşık olduğu yaratandan ötürü bir nefs mücâdelesine girmeden rahatlıkla hoş görür .
Hz.Mevlânânın tüm insanlara
vasiyeti ile bu bölümü noktalıyoruz.
Hz.Mevlânânın en büyük eseri, Türk- İslâm sanatının şaheserlerinin başında gelen Mesnevîsidir. 25000i aşkın beyitten oluşan bu eserde, İslâm düşüncesi çeşitli hikâye ve darb-ı mesellerle anlatılmaktadır. Form gereği arûzun fâilatün/ fâilatün/ fâilün vezniyle ölçülmüş olan eserin beyitleri kendi aralarında kâfiyelidir. Mesnevînin ilk 18 beyti Hz.Mevlânânın bizzat kendisi tarafından yazılmış, kalanı ise Çelebi Hüsâmeddin tarafından kaleme alınmıştır . Muhtelif zamanlarda söylediği gazelleri Dîvân-ı Kebîr yahut Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî adlarıyla toplanmıştır. (Hz.Mevlânâ kendisini Şems-i Tebrîzî ile bir kabûl ettiğinden, şiirlerinde Şems-i Tebrîzî mahlasını kullanmıştır). Arûzun çeşitli kalıplarının kullanıldığı bu şiirlerde, muhtelif konular işlenir .
Dörtlükleri de Rubâiyyât başlığı altında toplanmıştır .Fîhi-mâ-fîh, Hz.Mevlânânın sohbetlerinin not edilmesinden meydana gelmiş Farsça mensûr eseridir. Bu eserde âyetler tefsîr edilmiş, hadîsler şerhedilmiş, böylece tasavvufî dünya ve ahiret görüşleri amel, ahlâk, ibâdet konuları hikâyelere bağlanarak anlatılmıştır .
Hz.Mevlânânın bir diğer eseri de yedi vaazının veya öğüdünün not edilmesiyle meydana gelen Arapça-Farsça mensûr eseri Mecâlis-i Seba dır. Bu vaazların Şems-i Tebrîzî ile buluşmadan önce Konya câmilerinde oğlu Sultan Veled ve diğer kâtipler tarafından yazıldığı rivâyet olunur .
Mektûbât da Hz.Mevlânânın mensûr eserlerindendir. Başta Alâeddin Keykûbat olmak üzere Selçuklu Devletinin ileri gelenlerine, dostlarına herhangi bir konu ile ilgili olarak yazdığı 145 mektubun bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur.
Hz.Mevlânânın gerek mensûr
ve gerekse de manzûm tüm eserlerinde; olağanüstü bir akıcılık
gözlenir. Üslûbu süslü fakat anlaşılırdır. Âyetler, hadîsler
hikâyelerle açıklanmış; konular zevkle takip edilir bir hâle
getirilmiştir.
MEVLEVÎLİK
1-
Kuruluşu
Ölüm gününü Hakkla vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânânın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri.
Hz.Mevlânânın fikirleri ve
yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir
el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa
ve güzel ahlâka yani İslâma çağıran bir el...
İslâm Peygamberi,
yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammedin yüzyıllar önce tüm
insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu. Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatının temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler.
Çok uzun bir süre
geçmemesine rağmen Anadolunun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları
mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap
Yarımadasına,
2
- Çile Sistemi
Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren çile denilen bir eğitimden geçiyordu.
Çile şöyle
uygulanıyordu:
Mevlevî olmaya karar veren
kişi gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun
güçlükleri anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa matbah
denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta,
kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde
iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan
işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr olmadıkça
posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar,
kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün
getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık
mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış
olurdu.
Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş dede ler nezâret ederdi .
3 - Mevlevîlik ve Sanat
İslâm dininde mûsikî ve raksla ilgili ilk belgelere Meragalı Abdülkâdirin Makâsidül Elhân adındaki eserinde, semaa ise mîlâdî X.yüzyıldan itibaren bazı kaynaklarda rastlanır. Mevlânânın büyük bir din ve sanat bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri vardı. Sofiyane vecd ve isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş olan gönlünü şiir, mûsikî ve sema gibi üç güzel sanatın ulviyet ve kudsiyetinde eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî hâdiselerin üstünde tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle Elest Bezminin âvâzesi diye târif etmişti.
Bu yüzden
mevlevihâneler, mânevî eğitim işlevlerinin yanı sıra devrin
güzel sanatlar akademileri yahut konservatuarlarıydılar .Mevlevîlerin zikri olan
sema, mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde
nazarî ve amelî mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk
Mûsikîsinin en büyük bestekârları mevlevîhânelerden
yetişmişlerdir. Bu eğitimin yanı sıra edvârlar ve muhtelif nota
mecmuaları tertip edilerek, eserlerin gelecek nesillere intikâli
de sağlanmıştır.
Mûsikî sanatımız üzerinde
Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, Türk Klâsik Müziği
mevlevîhânelerde gelişmiştir denebilir.
Hz.Mevlânânın tasavvufunda
gâye aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle
-yani iç âlemiyle- ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk
kaidelerinin en yücelerine ulaşmayı hedef almıştır.
Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir tezâhür olan şiir, mûsikî, raks
ve diğer güzel sanatlar insanı kötülüklerden uzaklaştırıp, ilâhî
amaca yaklaştıracak araçlar olarak görülmüş, bu yüzden
Mevlevîliğin önemli rükünleri hâline gelmiştir.
4
-
Semâ Töreni
Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur . Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema Töreni ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nât- ı Şerîf eklenmiştir . Sema, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcıya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip İnsan- ı Kâmil e doğru yönelişini ifâde eder.
Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur . Mutrıbdaki saz grubu asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab, kanun, tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında bir neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün mukaabeleyi kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle usûl vurarak eseri okurlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil) ile, bir diğeri de zilsiz def (bendir) ile usûle iştirak eder .
Sema Töreni, Nât-ı
Şerîfle başlar. Nât-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle
olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammedi öven,
Hz.Mevlânânın bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından
Itrî adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendinin Rast
makamından bestelediği bu nat-i, nat-hân ayakta ve sazsız
okur.
Nati, kudüm darbları
izler. Bu Yüce Yaratıcının kâinata ol emridir. İslâm
inanışına göre Allah, insanın önce cansız |